29 Aralık 2009 Salı

Dört Ülke, Dört Askeri Darbe Üzerine

12 Eylül Yargılanabilir mi?

1982 Anayasasının geçici 15. maddesinin kaldırılıp 12 Eylül askeri cuntasının yargılanması konusunda, aslında eskiden beri süregelen bir tartışma var. 18 Temmuz 1999 günü Radikal'de Adnan Keskin imzası ve "Geçici 15. Madde Ayıbı" başlığı ile çıkan yazı bile tartışmanın en az 10 yıllık olduğunun kanıtı.



2007 yılında AKP için anayasa taslağı hazırlayan komisyonun başkanı Prof. Dr. Ergun Özbudun bile, o dönemde verdiği bir ropörtajda “Geçici 15. maddeyi yasa tekniği açısından kaldırıyoruz. Yoksa 12 Eylül'le hesaplaşma gibi algılanmamalı. Zaten bir suç işlenmişse, zaman aşımına uğramıştır" demişti.

Son olarak, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın da taraf olmasıyla, bu tartışma yeniden canlanmış oldu. Partiler adına birbiri ardına yapılan açıklamalarda; BBP, SP, ÖBP, CHP ve DTP’nin “yargılama yapılsın” noktasında buluştukları görüldü. Türkiye’nin eli kalem tutan, ağzı laf yapan kişileri, Ergenekon davasına bakışlarındaki kadar keskin çizgilerle ideolojik saflara ayrılmasalar da, 12 Eylül tartışmalarında da o saflardan orduya bakışın izlerini yakalamak mümkün. O sebeple, CHP’nin “12 Eylül açılımı” pek çok insanda “öküzün altında hangi buzağı var?” kuşkusu uyandırdı.



Konunun alevlenmesiyle herkes görüşlerini açıkladı; emekli Orgeneral Kenan EvrenEğer halk ‘evet’ der, geçici 15. maddeyi kaldırırsa, o zaman hiç yargılamaya da gerek yok, ben intihar ederim” derken; Kamer GençBugün intihar etsin,” Kenan Evren hakkında dava açtığı için görevden alınan eski savcı Sacit Kayasu ise “Böyle bir dönem yargılanmayacaksa hangi dönem yargılanacak” dedi… Prof. Dr. Sami Selçuk “15. maddeyi kaldırsanız da onları yargılayamazsınız... Bir kere o dönemle ilgili yasalara göre zaman aşımı geçmiştir... Darbeyi koruyan anayasadaki geçici 15. madde kaldırılsın 12 Eylül darbecileri yargılansın denirken, mevcut yasalarla 28 Şubat süreci yargılanabilir,” derken, Prof. Dr. Hüseyin HatemiBen şahsen 82 darbecilerinin manen mahkum edilmesini uygun görüyorum. Ancak 90 yaşını aşmış olan Kenan Evren`in yargılanmasına gerek yok,” Prof. Dr. Mümtazer TürköneBence emir komuta zinciri içerisindeki tüm komutanlar yargılanmalı,” Doç. Dr. Adnan KüçükYargılamanın önü açılmış olsa bile sonuç çıkmaz,” Doç. Dr. Serap YazıcıGerçeğe dönüşecek bir çalışma değil. Biz bunu boşu boşuna konuşmayalım,” eski bakan İmren AykutMadde kalksa bile hukuken bir netice vermeyecek… Darbeleri de kimse onaylamıyor ama yeni darbeye de zemin hazırlamayalım.” diye görüşlerini ifade ettiler.

Tam da bu sırada Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök`ten “Siz 12 Eylül`ü mahkûm edebilirsiniz, ama en azından o dönemi yaşayan insanların, anne ve babaların vicdanında Evren Paşa`yı mahkûm edemezsiniz” çıkışı geldi.

Benim de bu konuda müsadenizle dile getirmek istediğim birkaç fikrim var. Ancak bunlardan önce, bu tartışmalarda sıklıkla ancak çoğunlukla üstünkörü verilen İspanya, Yunanistan, Şili ve Arjantin örneklerini anlamak gerekiyor. Türkiye konusundaki görüşlerimi yazmadan önce; bu dört ülkenin yakın darbe tarihlerine, darbenin bu toplumlarda sebep olduğu tahribata ve demokrasiye geçtikten sonra bu ülkelerin askeri cunta dönemi ile nasıl yüzleştiklerine ilişkin bir derlemeyi izin verirseniz sizlerle paylaşmak isterim.

Kaynakça
  1. Keskin, Adnan. Geçici 15. madde ayıbı. Radikal. 18 Temmuz 1999. http://www.radikal.com.tr/1999/07/18/turkiye/gecici.html
  2. Baykal: 12 Eylül'le hesaplaşılabilir. NTVNSNBC. 23 Haziran 2009. http://www.ntv.com.tr/id/24977940
  3. Özkök, Ertuğrul. Yargıya bırakmam intihar ederim. Hürriyet. 26 Haziran 2009. http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=11946325&yazarid=10&tarih=2009-06-26
  4. Güzel, Denizhan.‘İntihar etse’ bile 12 Eylül yargılanmalı. Star. 27 Haziran 2009. http://www.stargazete.com/politika/-intihar-etse-bile-12-eylul-yargilanmali-haber-197003.htm
  5. Uncu, Aylan. Kamer Genç: Bugün intihar etsin. Taraf. 27 Haziran 2009. http://www.taraf.com.tr/haber/36458.htm
  6. Anadolu Ajansı. BBP: 12 Eylül cuntası yargılansın!. tumgazeteler.com. 30 Haziran 2009. http://www.tumgazeteler.com/?a=5260008
  7. 12 Eylül değil, 28 Şubat yargılanabilir.’ porttakal.com. 10 Temmuz 2009. http://www.porttakal.com/haber-12-eylul-degil-28-subat-yargilanabilir-368281.html
  8. Özkök, Ertuğrul. 11 Eylül, 10, 9, 8 Eylül. Hürriyet. 25 Haziran 2009. http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=11938614&yazarid=10&tarih=2009-06-25
  9. Gül, Erdem. Evren, 12 Eylül’e zırhsız girebilir. Taraf. 26 Haziran 2009. http://www.taraf.com.tr/haber/36514.htm

Dört Ülke, Dört Askeri Darbe Üzerine (1)

İspanya: “Tek Ulus, Tek Din, Tek Devlet” (1936-1975)


Komünistleri, sosyalistleri, liberalleri ve cumhuriyetçileri bir araya getiren Halk Cephesi (Frente Popular) 16 Şubat 1936’da İspanya’da yapılan parlamento (Cortes Generales) seçimlerini %1 oy farkı ile kazanır ve liberal Manuel Azaña başbakan olarak atanır. Ordu, kabinede yer aldığı 1931 yılında kadınlara seçme-seçilme hakkı, din ve devlet işlerinin ayrılması, kürtajın ve boşanmanın yasal hale getirilmesi gibi bir dizi liberal yasanın kabulünde önayak olan Azaña’yı tehdit algılar. Komünistlerin hükümete girmesi ve parlamentonun cumhurbaşkanı Niceto Alcalá-Zamora y Torres’i 7 Nisan 1936’da görevden azlederek yerine Manuel Azaña’yı cumhurbaşkanı seçmesi ordu içindeki darbe yanlılarını iyice hareketlendirir. Darbe hazırlıklarından şüphelenen Başbakan Casares Quiroga, General Manuel Goded Llopis’i Balear adalarına, General Francisco Franco Bahamonde’yi (Franco) Kanarya adalarına sürer. Ancak, ok yaydan çıkmıştır; General Emilio Mora darbe planları üzerinde çalışmaktadır. Mola, 3 Haziran 1936’da Tenerife’de General Franco ile gizlice buluşur ve darbe planları netleştirilir.



İspanyol Falanjı’nın (Falange Española) başkanı José Antonio Primo de Rivera’nın 6 Temmuz 1936'da darbe kışkırtıcılığı yapmak suçuyla tutuklanması ve sağcı parlamenter José Calvo Sotelo’nun 13 Temmuz 1936’da hükümete bağlı polisler (Guardia de Asalto) ve Sosyalist Geçlik Birliği (Juventudes Socialistas Unificadas) üyeleri tarafından dövülerek öldürülmesi de darbenin öne çekilmesine önayak olur. İngiliz MI6 gizli servisinden Albay Hugh Pollard’ın yardımıyla İspanyol Sahra’sına geçen Franco, cumhuriyete sadık 200 yüksek rütbeli subayı idam ettirerek 30,000 kişilik İspanyol Afrika Ordusuna hakim olur. 18 Temmuz 1936’da darbe muhtırasının (pronunciamento) açıklanmasının ardından; İngiltere, Nazi Almanyası ve İtalya’nın askeri ve finansal desteğiyle Franco birliklerini İberya yarımadasına geçirir. Ancak, bu askeri darbe girişimi, anarşistler, komünistler ve bağımsız işçi örgütlerinin direnişi ile karşılaşır ve cumhuriyetçiler (republicanos) ile milliyetçiler (nacionales) arasında 1 Nisan 1939’a kadar sürecek olan İspanya iç savaşı başlar.



Darbe lideri General José Sanjurjo’nun 20 temmuz 1936’da uçak kazasında ölmesi le ortaya çıkan iktidar boşluğu; General Miguel Cabanellas ve General Emilio Mola’nın başını çektiği 7 kişilik cuntanın kuruluşu ile doldurulur. 4 Ağustos 1936’da Franco da cuntaya dahil edilir. Adolf Hitler’in kişisel desteği ve aktif girişimleriyle, Franco, 21 Eylül 1936’da başkomutan (Generalísimo) ve devlet başkanı (Jefe del Estado) olarak atanır.



26 Nisan 1937’de Bask kasabası Guernica (Gernika), Alman Luftwaffe ve Italyan Aviazione Legionaria tarafından “Operation Rügen” adı verilen yoğun bir hava saldırısıyla yerle bir edilir. 1937’de Pablo Picasso’nun Paris Uluslararası Fuarının İspanyol pavyonunun duvarına resmettiği Guernica adlı devasa duvar resmi bu dehşeti anlatır. Bask direnişi böylece kırılır, ve üç gün sonra General Emilio Mola’ya bağlı kuvvetler Bask ülkesini işgal ederler.

Mussolini ve Hitler’in yoğun askeri desteği ile, Franco 1939 yılında cumhuriyetçilerin kalesi olan Katalonya’ya saldırır. Barcelona 26 Ocak 1939’da düşer. Ertesi gün İngiltere ve Fransa hükümetleri Franco’yu “resmi ve yasal” İspanya devlet başkanı olarak tanıdıklarını ilan ederler. Dolores Ibárruri Gómez’in “geçemeyecekler!” (¡No pasarán!) sloganı ile savunulan son direniş noktaları olan Madrid 28 Mart 1939’da, Valencia ise 29 Mart 1939’da Franco kuvvetlerince ele geçirilir. Franco, Madrid düştüğünde yaptığı konuşmada “Geçtik işte” (Hemos pasado) diyecektir. Geride kalan son cumhuriyetçi birlikler de 1 Nisan 1939’da teslim olur. İç savaş bitmiştir ve Franco artık “İspanya’nın Lideri”dir (Caudillo de España).

İspanyol iç savaşı sırasında ordu ve falanjistler yaklaşık 100,000 kişiyi cumhuriyetçi ya da cumhuriyet sempatizanı oldukları gerekçesiyle idam eder. Savaş sonrası, çoğu komünist, sosyalist, ateist ya da aydın olan yaklaşık 50,000 kişi de aynı şekilde yargısız infaz edilir. Evlerinden ya da hapishanelerden polis tarafından alınanlar “gezintiye” (paseos) çıkarılıp, kent dışında öldürür, cesetleri ya ortada bırakılır ya da kurbanın kendisine kazdırılan mezarlara gömülür. Sadece Madrid’de 11,705 kişi öldürülür.



General Franco’nun faşist hükümeti “tek ulus, tek din, tek devlet” peşindedir; o sebeple İspanyolca dışındaki tüm dilleri yasaklanır; Katoliklik devletin resmi dini haline getirilir, boşanma, kürtaj, doğum kontrolü ve kilise dışında evlilik yasaklanır. 1954 yılında, “kadının yeri yuvasıdır, görevi çocuklarını yetiştirmek ve evi çekip çevirmektir” doktrini yasalaştırır; homoseksüellik ve fahişelik kanunen suç haline getirilir. “Serseri ve Sokak Suçluları Yasası” (Ley de Vagos y Maleantes) çerçevesinde başta çingeneler (gitanos) ve göçebeler (mercheros) olmak üzere, azınlıklar yoğun baskı ve adaletsizliğe maruz kalırlar.

Monarşist olan Franco, 1969 yılında tahtın asıl varisi olan Don Juan de Borbón yerine, oğlu Prens Juan Carlos de Borbón’u kendine vasi tayin eder. 30 Ekim 1975 tarihinde tüm yetkilerini Juan Carlos’a devreden Franco, 20 Kasım 1975’te, 82 yaşında ölür. 22 Kasım 1975’te Cortes Generales, Juan Carlos’u İspanya Kralı ilan eder ve kral 27 Kasım’a taç giyer. Kral ordunun, kilisenin ve muhafazakarların beklentilerinin aksine demokratikleşme yolunda hızlı adımlar atar. Başbakan olarak atanan Adolfo Suárez, orduyu karşısına alma pahasına sosyalist ve komünist partileri yasallaştırır ve 1936'dan sonraki ilk serbest seçimleri düzenler. Franco rejiminin sembolleri olan bayrak ve ulusal marş sözleri değiştirilir, ülkedeki Franco heykelleri kaldırılmaya başlanır (Madrid’deki son heykel 2005 yılında kaldırılır). 1977 yılında İspanya Avrupa Topluluğu’na üyelik için başvurur. Kurucu meclis (Constituent Cortes) tarafından oluşturulan demokratik anayasa, 6 Aralık 1977’de halkoylaması ile kabul edilir.



Bu reformlar, ordu içindeki bazı sağcı subaylarda rahatsızlık yaratır. 23 Şubat 1981 günü Albay Antonio Tejero’nun komutasındaki 200 jandarma (Guardia Civil) “23-F” kod adıyla bilinen bir darbe girişiminde bulunur ve o sırada Leopoldo Calvo Sotelo’yu başbakan seçmekte olan ulusal meclisi basar. Aynı saatlerde, darbenin elebaşlarından Korgeneral Jaime Miláns del Bosch, emrindeki tankları Valencia sokaklarına sürer ve sıkıyönetim ilan eder. Ancak Tümgeneral Luis Torres Rojas’ın Madrid’deki radyo ve televizyon istasyonlarını işgal etme planları, hükümete sadık olan Tümgeneral José Juste Fernández’in direnmesi sayesinde suya düşer. Diğer ordu komutanları sessizliklerini koruyarak gelişmeleri izlerler.

1962 yılında Yunanistan Kralı 2. Konstantinos'un ablası Prenses Sofía de Grecia y Dinamarca ile evlenen Juan Carlos, 1974’te Yunanistan’da monarşinin kayınbiraderinin demokrasiye yeterince destek vermemesinden dolayı lağvedildiğinin farkındadır. Kral Juan Carlos, Ordular Başkomutanı (Capitán General de los Ejércitos) üniforması ile 24 Ocak günü saat 01:14’de televizyonda canlı yayına çıkarak ulusa seslenir ve demokrasinin ne pahasına olursa olsun korunacağını belirtir. Bunun üzerine ordunun kalanı da Krala ve demokrasiye bağlı olduğunu açıklar ve darbe girişimi önlenmiş olur.



Alcala-Meco cezaevindeki “kışla yargılaması” (Juicio de Campamento) olarak bilinen dava sonucunda Yüksek Askeri Mahkeme, 3 Haziran 1982 tarihinde darbe girişiminden ötürü 17 jandarma (Guardia Civil) subayına 30 ila 1 yıl; 12 silahlı kuvvetler (Fuerzas Armadas) mensubuna 30 ila 2 yıl, bir sivile de 2 yıl hapis cezası verilir. Darbecilerden Orgeneral Alfonso Armada y Comyn, 30 yıl hapis cezası alır, 24 Aralık 1988 tarihinde sağlık sorunları sebebiyle affedilir. Korgeneral Jaime Miláns del Bosch, 26 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırılır; 1991 yılında aşırı yaşlılığı sebebiyle affedilir. Meclisi basan Albay Antonio Tejero Molina, 30 yıl hapis cezası alır ve infaz sonrası 2 Aralık 1996 tarihinde cezaevinden salıverilir. Tümgeneral Luis Torres Rojas, 6 yıl hapis cezasına çarptırılır ve 1988 yılında salıverilir.

Darbe girişiminin sivil uzantıları derinlemesine araştırılmaz. Sadece Franco döneminde izin verilen tek sendikanın (los Sindicatos Verticales) başkanı Juan García Carrés, darbe teşebbüsüne yataklık etmek suçundan 2 yıl hapis cezasına çarptırılır.

Ancak ordu içindeki darbe hevesleri devam eder. 2 Ekim 1982 tarihinde bu kez Albay Luis Muñoz Gutiérrez, Albay Jesús Crespo Cuspinera ve Yarbay José Crespo Cuspinera’nın başını çektiği bir grup, hapisteki Miláns del Bosch ile işbirliği içinde geliştirdikleri yeni bir plan ile yakalanırlar. “Ulusal hareket” (Movimiento Nacional) adı verilen bu plana göre ülkede ilericiler, gazeteciler ve otonomi isteyen siviller öldürülecek, Madrid’deki askeri lojmanlar bombalanacaktır. Bütün bunlar ETA’nın üzerine yıkılacak ve bu yolla hükümetin terörizm ile baş edemediği havası yaratılıp, darbe için zemin hazırlanacaktır.

Yakalanan üç subay yargılanır, ancak 28 Ekim’de mutlak çoğunlukla iktidarı kazanan İspanya Sosyalist Partisi (PSOE), sol iktidarlara her zaman şüpheyle yaklaşan ordu ile ilişkilerini daha fazla germemek adına bu konudaki savcılık araştırma sürecini fazlaca derinleştirmeden kapatır. Bu hareketin sivil ve ordu içindeki uzantıları ortaya çıkarılıp yargılanmaz.

Bütün bunlara rağmen demokratik reformlar hızla gerçekleştirlir ve İspanya 1 Ocak 1986’da Avrupa Birliğine kabul edilir.

José Luis Rodríguez Zapatero hükümeti de 2000 yılının Aralık ayında “Tarihi Belleği Kurtarma Derneği”ni (Asociación para la Recuperación de la Memoria Histórica, ARMH) kurar. 50 arkeolojist, antropolojist ve ali tıp uzmanı ile büyük bir gönüllü ağını bir araya getiren dernek, Franco rejimi sırasında öldürülen kişilerin toplu mezarlarını bulmayı amaçlamaktadır. Eylül 2008 itibarıyla ARMH 60 kazıda, Franco rejiminin 580 kurbanının kalıntılarına ulaşır.

Ancak, sağcı iktidarlar hala orduya yakın durmaktadır. 2002 yılında José Maria Aznar hükümeti, Franco dönemini onurlandıran cadde isimlerinin, heykellerin ve diğer sembollerin tüm İspanya topraklarından kaldırılmasına dair bir yasa tasarısını reddeder.

14 Mart 2004 seçimleriyle tekrar iktidara gelen José Luis Rodríguez Zapatero hükümeti, 23 Temmuz 2004 tarihinde Bakanlar Kurulu kararıyla “Franco Rejiminin Kurbanlarının Anısını Yaşatma ve İtibarlarını İade Etme Komisyonu” (Comisión para reparar la dignidad y restituir la memoria de las víctimas del franquismo) kurar ve başına başbakan yardımcısı María Teresa Fernández de la Vega’yı getirir. Komisyonun amacı, içsavaş kurbanlarının tespiti için arşivlerin taramak, hayattaki kurbanları ve yakınlarını belirlemek ve bu dönemin rehabilitasyonu için hükümete sunulmak üzere bir yasa tasarısı hazırlamaktır.

2006 Mart’ında Avrupa Parlamentosu, AB milletvekili Leo Brincat ve tarihçi Luis María de Puig tarafından hazırlanan ve 1939-1975 arası Franco rejimi sırasında İspanya’daki ciddi insan hakları ihlallerini kınayan bir tasarıyı oybirliği ile kabul eder. Aynı kararda, AP (1) 2006 itibarıyla hala halka kapalı tutulan devlete ait bazı arşivler ile Fundación Francisco Franco vakfına ait özel arşivlerin araştırmacılara açılmasını; (2) Franco’nun anıt mezarında, anıtın köle işçi kullanılarak yapıldığını belgeleyen daimi bir sergi açılmasını; ve (3) Madrid ve diğer önemli kentlerde Franco’nun kurbanları için anıtlar dikilmesini talep eder.

28 Temmuz 2006 tarihinde, José Luis Rodríguez Zapatero hükümetinin Bakanlar Kurulu “İspanya’nın Tarihi Belleği Yasası”nı (Ley de la memoria histórica de España) imzaya açar. Sağcı partilerin “geçmişi geçmişte bırakalım, eski yaraları deşmeyelim” gibi itirazlarına rağmen, yasa 31 Ekim 2007 tarihinde de Parlamento, 10 Aralık 2007 tarihinde Senatodan geçer. Bu yasa, Franco rejimi mahkemelerinin verdiği kararları geçersiz kılmak, kurbanlara itibarlarını iade etmek, yurtdışına göçe zorlanan kişilere vatandaşlıklarını iade etmek, bir yıl içinde başvuran içsavaş mağdurlarına tazminat ödemek, Franco’nun anıt mezarındaki faşist gösterileri yasaklamak ve toplu mezarların devlet finansmanıyla araştırılması ve açılmasını sağlamak gibi bir dizi amir hüküm içermektedir.

2007 yılında İspanya hükümeti bir adım daha atarak Franco rejimine gönderme yapan anıtlar, park ve cadde isimleri, okul adları ve heykeller gibi tüm kamusal alan işaretlerinin ortadan kaldırılmasına ve Franco’nun anıt-mezarının bir demokrasi anıtına dönüştürülmesine karar verir. Hükümet ayrıca, Franco’nun anısını yaşatmak üzere duvar plaketleri ve ithaf anıtlarını sökmemekte direnen kiliselere de devlet yardımının kesilmesini onaylar.



Burada bir parantez açıp “Şehitler Vadisi Kutsal Haçı” (Santa Cruz del Valle de los Caídos) denilen Franco’nun anıt mezarından biraz bahsedelim. Franco’nun 1 Nisan 1940’da anıtın yapılacağını ilan etmesinden sonra, inşa edilmesi 18 yıl süren anıtın yapımında, sol kaynaklara göre 20,000, Franco rejimi kayıtlarına göre 2,000 cumhuriyetçi mahkum, “günahlarının kefaretini ödemek” üzere köle işçi olarak çalıştırılır. Çalışma kampı girişindeki “Çalışmak yüceltir” (El trabajo enoblece) sloganı, Nazi Almanyası toplama kamplarında kullanılan “Çalışmak özgür kılar” (Arbeit macht frei) sloganını anımsatır. Anıtın girişindeki “Tanrı ve İspanya için Şehit Oldular!” (¡Caídos por Dios y por España!) sloganı ve kompleks içindeki devasa katedral de, Franco rejiminin Katolik Kilisesi ile yakınlığının işaretidir. 29 Ekim 1933’de İspanyol Falanjı (Falange Española) adlı faşist paramiliter örgütü kuran ve 20 Kasım 1936’da cumhuriyetçilerce idam edilen José Antonio Primo de Rivera’nın cesedi de Franco’nun emriyle anıttaki katedrale taşınır. Franco da aynı katedrale gömülür.

İspanya`da askerin politikaya karışmasına ilişkin son tartışma, 6 Ocak 2006 tarihinde Kara Kuvvetleri Komutan yardımcısı Korgeneral Jose Mena Aguado’nun, Katalonya Özerk Yönetimi'nin İspanyol Parlamentosu'na sunduğu yeni özerklik tasarısına karşı Sevile kentinde yaptığı konuşma üzerine çıkar. General Aguado, İspanya anayasasının “Silahlı Kuvvetler, İspanya'nın egemenlik ile bağımsızlığını güvenceye almak, toprak bütünlüğü ile anayasal düzenini korumakla yükümlüdür” hükmünü içeren 8. maddesine atıfla, “Katalan özerk statüsünün parlamentoda onayı ciddi sonuçlar yaratır. Askerler olarak anayasayı savunmayı şeref meselesi olarak görürüz. Statü, anayasal sınırları aşarsa müdahale zorunda kalınır. Şu anda kabul edilemez gibi görünse bile, 8. madde uygulanabilir” demesi ortalığı karıştırır.

Demokrasilerde, son sözün kışlalarda değil, seçmenlerde olduğunu gerçeğine alışmalıyız.” diyen İspanya Savunma Bakanı José Bono Martínez, yaptığı karşı açıklamanın devamında “İspanyol ordusunun görevi Ortaçağ krallıklarına hizmet etmek değil, sandıktan çıkan hükümete itaat etmektir. Ordu mensubu bir kişi hangi rütbede olursa olsun anayasal çerçeve dışına çıktığı taktirde suç işlemiş olur ve cezalandırılır. Askerin siyasi görüşü olabilir, ancak askerlerin siyasi görüşlerini toplum önünde ifade etmeleri yasaktır. Ordunun hizmet görevi Anayasa'da açıkça belirtilmiştir. Her İspanyol vatandaşının olduğu gibi, askerin de bu Anayasa'ya uyma zorunluluğu vardır. Hiç kimsenin Anayasa önünde ayrıcalığı yoktur.” diyerek hükümetin bu konudaki kararlı duruşunun altını çizer. 13 Ocak 2006’da toplanan Bakanlar Kurulu, “darbe” imasında bulunan General Jose Mena Aguado’yu görevinden alır ve 8 gün idari ev hapsi cezasına çarptırır.

Generalin sözleri İspanya Anayasası hakkında da tartışma başlatır. Bask Ulusal Partisi (PNV), generalin sözleri sayesinde, “İspanya’nın birliğini Silahlı Kuvvetler garanti altına alır” ifadesinin yer aldığı anayasanın 8. maddesinin değiştirilmesi için “mükemmel bir fırsat doğduğunu” savunur. Diğer yandan, 200 bin kişiyle gösteri düzenleyerek “Herkesin üst kimliği İspanyol’dur” sloganları atan muhafazakar Halkçı Parti ise generalin herkesçe görülen bölünme tehdidini dile getirdiğini söyleyerek açıklamaya destek verir. 50’den fazla emekli subay da General Mena’ya destek bildirisi yayınlarken, bir futbol maçında da generali destekleyen pankartlar açılır. Demokrasi için İspanya’nın önünde hala alınması gereken bir yol vardır.


İspanya Hükümeti, darbe girişimini iki ay boyunca inceledikten sonra; 28 Nisan 2006'da demokratik güvenilirliğini kaybettiği gerekçesiyle Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Jose Antonio Garcia Gonzalez’in de görevine son verir. Hükümet aynı gün Korgeneral Carlos Gómez Arruche’yi de Polis ve Jandarma ve Emniyet Genel Müdürlüğünden (Dirección General de Policía y Guardia Civil) alarak yerine bir sivil olan Joan Mesquida’yı atar.

2008 yılında, İspanyol yargıç Baltasar Garzón Real, 17 Temmuz 1936 ile 31 Aralık 1951 arası, Franco rejimi tarafından öldürülen veya yokedilen 114,266 kişiyi tespit ederek bu konuda yeni bir soruşturma açar.

Bunların arasında 19 Ağustos 1936’da öldürülen ünlü İspanyol şairi Federico García Lorca ve 14 Ekim 1940’da kurşuna dizilen Katalonya devlet başkanı Lluís Companys i Jover de vardır.


Kaynakça
  1. Jensen, Geoffrey. Franco: Soldier, Commander, Dictator. Dulles: Potomac Books Inc. 160 pp. 17 Nisan 2005. ISBN-13: 978-1574886450
  2. Smyth, Denis. Diplomacy and Strategy of Survival: British Policy and Franco's Spain, 1940-41. Cambridge: Cambridge University Press. 348 pp. 27 Kasım 2008. ISBN-13: 978-0521090452
  3. Grugel, Jean. Franco's Spain. Amsterdam: Hodder Arnold. 224 pp. 26 Eylül 1997. ISBN-13: 978-0340561690
  4. Asociación para la Recuperación de la Memoria Histórica. http://www.memoriahistorica.org
  5. Preston, Paul. Juan Carlos: Steering Spain from Dictatorship to Democracy. New York: W.W. Norton & Co. 608 pp. Haziran 2004. ISBN-13: 978-0393058048
  6. Rebel army seizes control in Spain. BBC. 23 Şubat1981. http://news.bbc.co.uk/onthisday/hi/dates/stories/february/23/newsid_2518000/2518825.stm
  7. Cemlyn-Jones, Bill. King Orders army to crush coup. The Guardian. 23 Şubat 1981. http://www.guardian.co.uk/world/1981/feb/23/spain.fromthearchive
  8. Madrid removes last Franco statue. BBC. 17 Nisan 2005. http://news.bbc.co.uk/2/hi/europe/4357373.stm
  9. Spain’s Army Commander relieved for “indiscipline.” MercoPress. 9 Şubat 2006. http://en.mercopress.com/2006/01/09/spain-s-army-commander-relieved-for-indiscipline
  10. 'Darbe yaparız' diyen generale 8 gün hapis. Milliyet. 08 Ocak 2006.. http://www.milliyet.com.tr/2006/01/08/dunya/adun.html 

Dört Ülke, Dört Askeri Darbe Üzerine (2)

Yunanistan: “Ulusu Kurtarmak için Devrim” (1967-1974)


Yunanistan'da “Albaylar Rejimi” (Το καθεστώς των Συνταγματαρχών, “To kathestos ton Syntagmatarhon”) olarak da anılan askeri darbe; tuğgeneral Stylianos Pattakos, albay Georgios Papadopoulos ve albay Nikolaos Makarezos tarafından 21 Nisan 1967 günü, ulusal seçimlere bir hafta kala, “ulusu kurtarmak için devrim” (Η Εθνοσωτήριος Επανάστασις,, “I Ethnosotirios Epanastasis”) sloganı ile gerçekleştirilir.

Hükümet derhal Kral 2. Konstantinos'un darbecilere karşı orduyu harekete geçirmesini ister, ancak Kral sessiz kalmayı tercih eder ve cuntayı resmen hükümet olarak atar. Bir süre sonra fikrini değiştiren Konstantinos, 13 Aralık 1967 günü cuntayı devirmek amacıyla Kavala'dan bir hareket başlatır; kara kuvvetlerinin bir kısmı ile, darbeye katılmamış deniz ve hava kuvvetleri harekete destek verseler de, bu girişim kısa bir sürede bastırılır ve Kral 14 Aralık 1967'de İtalya'ya sığınmak zorunda kalır.



Cunta, ülkeyi yönettiği 7 yıl boyunca “Hıristiyan Yunanlıların Yunanistan'ı” (Ελλάς Ελλήνων Χριστιανών, “Ellas Ellinon Christianon”) sloganı ile bir “Yeni Yunanistan” (Νέα Ελλάδα, “Nea Ellada”) yaratma sevdasındadır. Düşünce ve basın özgürlüğünü garanti altına alan anayasanın 14. maddesi askıya alınır. Askeri mahkemeler kurulur. Partiler lağvedilir. Yunan dili dışındaki tüm dillerin konuşulması yasadışı ilan edilir, özellikle Batı Trakya’daki Türkler başta olmak üzere azınlıklar üzerindeki baskılar arttırılır. Rejim muhalifleri acımasızca işkence, hapis ve sürgüne maruz bırakılırlar ve onlarcası işkence altında ölür. Mikis Theodorakis gibi “ateist ve geleneksel Yunan ahlakıyla bağdaşmayan” sanatçıların eserleri ve pop müzik yasaklanır. Maria Faranduri de dahil, yurtdışına kaçabilmiş pek çok muhalif vatandaşlıktan çıkarılır.



1969 yılında Papadopoulos rejimi, Yunan Jandarması Özel Sorgulama Birimine (Ειδικόν Ανακριτικόν Τμήμα / Ελληνικής Στρατιωτικής Αστυνομίας, “Eidikón Anakritikón Tmíma/ Ellinikí Stratiotikí Astinomía”) yargı kararı olmaksızın herkesi süresiz tutuklayabilme, istediği yeri arayabilme, istediği belge ve cihazlara el koyabilme gibi özel haklar tanır. Özellikle entellektüeller ve sanatçılar, muhalif ton içeren en ufak açıklamalarında "Buraya bir kez giren, ya dost ya sakat olarak çıkar" sloganıyla ünlü EAT/ESA kamplarına gönderilirler. Aileler, alıkonulanlardan aylarca haber alamaz.

Ancak cuntay karşı hatırı sayılır bir halk direnişi de vardır. Örneğin, 13 Ağustos 1968 günü, Ulusal Direniş adlı cunta karşıtı örgütün lideri Alexandros Panagoulis, Papadopoulos'a karşı bir başarısız bir bombalı suikast düzenler. Panagoulis 17 Kasım 1968 tarihinde cunta tarafından idama mahkum edilir, ancak halk tepkisinden korkan cunta, cezayı infaz edemez ve Panagoulis’i hapiste tutar. Cuntanın devrilmesinin ardından milletvekili de seçilen Panagoulis, Oriana Fallaci’ye verdiği bir röportajda suikast girişimini "Ben bir adam öldürmek istemedim. Bir insanı öldüremem zaten. Ben bir despotu öldürmek istedim." diye anlatır.


En önemli toplu direniş Atina Ulusal Politeknik Üniversitesinde (Εθνικό Μετσόβιο Πολυτεχνείο) yaşanır. Öğrenciler, 14 Kasım 1973 günü cuntaya karşı ayaklanırlar, ancak bu hareket de 3 gün sonra tankların da üniversiteye girmesiyle kanlı bir biçimde bastırılır. Bu olayların çıkmasını bir zafiyet olarak gören tuğgeneral Dimitrios Ioannidis önderliğindeki ordunun aşırı sağcı, 25 Kasım 1973'de Papadopoulos’a karşı bir iç darbe gerçekleştirir.

Özellikle Ioannidis döneminde, EAT/ESA, kendi özel binalarında ve hapishanelerde Yunanistan tarihinin en insanlık dışı uygulamalarını gerçekleştirir; muhalif veya komünist olmasından şüphelenilen on binlerce kişiye işkence uygular. Polis ve jandarma, 35,000 kişiyi işkenceden geçirir. Komünist veya muhalif oldukları gerekçesi ile 6,188 kişi hapsedilir.


Ioannidis, Yunanistan’ın ayrılmaz bir parçası olarak gördüğü Kıbrıs'ta, 15 Temmuz 1974'de cumhurbaşkanı Baş Episkopos 3. Makarios’u devirmek amacıyla Nikos Sampson’a bir darbe düzenlettirir. Ancak bu darbe ters teper ve 20 Temmuz 1974’de Türkiye, “Atilla Operasyonu” ile adanın kuzeyini ele geçirir. Kıbrıs fiyaskosu Yunanistan'da ciddi bir kaos ortamına yol açar; Ioannidis ordu içindeki desteğini yitirir ve cunta yıkılır. Böylece, ülkede "Metapolitefsi" (Μεταπολίτευση) denilen rejim değişikliği süreci başlar. Cuntanın atadığı cumhurbaşkanı Faedon Gizikis, eski politik liderler ile demokratik dönüşüm için pazarlığa başlar. Yürütülen pazarlıklarda asıl amaç, cunta liderlerinin geçiş sonrası yargılanmamasını sağlamaktır.

Ancak 23 Temmuz 1974’de Konstantinos Karamanlis'in ülkeye dönmesi, bu pazarlıkların çöpe atılmasına sebep olur. 1974 seçimlerini büyük bir farkla kazanan Karamanlis, ülkenin 7 yıl sonra ilk demokratik hükümetini kurar; 8 Aralık 1974 tarihinde yapılan referandumda halkın %70'inin oyuyla monarşi lağvedilir ve Üçüncü Helen Cumhuriyeti kurulur.

1975 Ocak ayında cunta üyeleri resmen tutuklanırlar ve aynı yılın Ağustos ayında Karamanlis hükümeti Papadopoulos ve diğer 19 cunta liderini vatana ihanet ve isyan suçlaması ile yargı önüne çıkarır. Korydallos cezaevindeki yargılama 23 Ağustos 1957 tarihinde tamamlanır; Papadopoulos, Pattakos, Makarezos ve Ioannidis vatana ihanet suçları sabit görülerek idama mahkum edilirler. Karamanlis hükümeti bu cezaları ömür boyu hapse çevirir. Bu davanın ardından Atina Politeknik Üniversitesindeki olaylar için ikinci, işkencecilerin yargılanması için üçüncü dava da ayrıca görülür ve sorumlular çeşitli mahkumiyetler alırlar.

Demokratikleşme adımları hızla atılır. Yunan parlamentosu 9 Haziran 1975 tarihinde demokratik anayasayı onaylar. Karamanlis hükümeti 12 Temmuz 1975 tarihinde Avrupa Ekonomik Topluluğu’na tam üyelik başvurusu yapar. Reformlar büyük bir kararlılıkla gerçekleştirilir ve Yunanistan 1 Ocak 1981 tarihinde Avrupa Topluluğu üyesi olur.

Pattakos, Eylül 1990'da "sağlığındaki kötüleşme" sebebiyle Konstantinos Mitsotakis hükümeti tarafından affedilir. Hükümet, diğer cunta liderleri için de af çıkarmayı planlamıştır, ancak halkın yoğun muhalefetiyle karşılaşınca bu plandan vazgeçer. Papadopoulos, geçmişte yaptıklarını açıklaması ve pişmanlığını dile getirmesi karşısında affedilme önerisini reddeder ve 1999’da 80 yaşında kanserden ölene kadar cezaevinde kalır. Darbecilerden Makarezos, hala cezaevindedir. Ioannidis, 21 Temmuz 2007'de, 86 yaşındayken, sağlık sebepleriyle affedilmesi için başvurur, ancak başvurusu reddedilir. Cunta lideri hala hapistedir.

1999 yılında, dönemin ABD başkanı Bill Clinton, ABD'nin soğuk savaşı bahane ederek cunta rejimini desteklemiş olmasından dolayı Yunanistan halkından resmi olarak özür diler.

 
Kaynakça
  1. Woodhouse, C.M. Modern Greece: A Short History. London: Faber & Faber. 384 pp. 15 Mayıs 2000. ISBN-13: 978-0571197941
  2. Woodhouse, C.M. The Rise and Fall of the Greek Colonels. New York: Franklin Watts. 224 pp. Eylül 1985. ISBN-13: 978-0531097984
  3. Greece : The Colonels’ Coup d’État (Grèce: Le Coup d’état des colonels). L'Humanité. 20 Temmuz 2009.. http://www.humaniteinenglish.com/spip.php?article1268
  4. Blum, William. Killing Hope: U.S. Military and CIA Interventions Since World War II. Monroe: Common Courage Press. 457 pp. Mart 1995. ISBN-13: 978-1567510522


28 Aralık 2009 Pazartesi

Dört Ülke, Dört Askeri Darbe Üzerine (3)

Şili: Yüzleşmesi Zor bir Geçmiş, 1973-1988


Şili’de 4 Eylül 1970’deki genel seçimlerde Halk Birliğinin (Unidad Popular) adayı olan Salvador Allende Gossens, “Şili tarzı Sosyalizm” (La vía Chilena al socialismo) sloganıyla oyların %43’ünü alarak cumhurbaşkanı seçilir. Zamanın ABD Başkanı Richard Nixon, Allende hükümetinin devrilmesi için Project FUBELT denilen bir programı yürürlüğe koyar. 16 Ekim 1970’de Şili’deki CIA ofisine gelen memorandumda “Allende’nin bir askeri darbeyle durdurulması kesin ve sürekli politikamızdır. En uygunu, bu işin 24 Ekim öncesi gerçekleştirilmesidir, ancak bu tarihten sonra da çabalar büyük bir gayretle devam ettirilecektir. Bu amaç için her türlü yol kullanılacak ve maksimum baskı uygulanacaktır. Bu faaliyetler, ABD hükümetinin korunması amacıyla büyük bir gizlilik ve güvenlik içinde yürütülecektir” denilmektedir.


Allende’nin toprak reformu, sanayi tesisleri ve yer altı zenginliklerinin ulusallaştırılması gibi politikaları, hem Şili’nin egemen güçleri ile hükümeti karşı karşıya getirir, hem de ABD’nin bölgedeki ulusal çıkarlarına ciddi darbe vurur. 1971’de Küba lideri Fidel Castro’nun 4 haftalık Şili ziyareti de ABD’nin Allende konusundaki kuşku ve endişelerini iyice arttırır. ABD, Allende’yi devirmek için aktif olarak harekete geçer. 11 Eylül 1998’de gizliliği kaldırılan ve Ulusal Güvenlik Arşivindeki belgeler, Şili’deki darbenin ABD tarafından organize edildiğini kuşku bırakmayacak şekilde ortaya koymaktadır.

İlk hedef ekonominin çökertilmesi ve Allende’ye halk desteğinin erozyona uğratılmasıdır. Nitekim, 15 Eylül 1971’de Nixon’un CIA direktörü Richard Helms’e gönderdiği bilgi notunda “Allende’yi yerinden etmek ve bir daha seçilmesine engel olmak için Şili ekonomisini çökertin” talimatı vardır. Bu çerçevede Şili ekonomisi ciddi bir krize sürüklenir.

Hükümet ile egemen güçler arasında açık ilk çatışmalar 1973 yılında ortaya çıkar. Özellikle yüksek yargı sık sık anayasal sınırlarını aşarak, mevcut statükoyu Allende’nin reformlarından korumaya çabalar. Şili Anayasa Mahkemesi 26 Mayıs 1973 tarihinde oybirliği ile aldığı bir kararla Allende hükümetini mahkeme kararlarını uygulamamasından dolayı açıkça kınar.

Orduda da homurtular yükselmektedir. Allende’ye karşı ilk darbe girişimi 29 Haziran 1973 tarihine Yarbay Roberto Souper’ın “tank baskını” (tanquetazo) ile yaşanır. Bu darbe girişimi, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Carlos Prats tarafından hızlı bir şekilde bastırılır.



22 Ağustos 1973 tarihinde Temsilciler Meclisine (Cámara de Diputados) hakim olan muhalefetteki Hıristiyan Demokrat Parti ve Milliyetçi Parti milletvekilleri, 81’e 47 oyla kabul ettikleri “Şili Demokrasisinin Yıkımı” bildirgesinde, “hükümetin anayasa ihlallerini engellemesi için,” silahlı kuvvetleri açıkça “göreve” çağırırlar.

ABD’nin onay ve desteğini de alan askerler 11 Eylül 1973 günü darbe için harekete geçerler. Şili Deniz Kuvvetleri ülkenin en stratejik üslerinden Valparaíso’yu işgal eder, radyo ve televizyon istasyonlarına el koyar. Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Augusto José Ramón Pinochet Ugarte (Pinochet) Şili Başkanlık Sarayına (La Moneda) tank ve piyade birlikleri sevk eder. Caddelerde ciddi bir mukavemetle karşılaşmayan birlikler, sarayı kuşatırlar. La Moneda’daki direniş beklenenden uzun sürer. Bunun üzerine, Şili Hava Kuvvetleri uçakları başkanlık sarayını havadan vurur. Allende bu saldırıda ölür. Cunta, Allende’nin Fidel Castro’nun kendisine hediye ettiği AK47 ile intihar ettiğini iddia eder.

Askeri cunta, Genelkurmay Başkanı ve Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Pinochet, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Gustavo Leigh Guzmán, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral José Toribio Merino Castro ve Şili Polis Teşkilatı (Carabineros de Chile) Genel Müdürü Korgeneral César Mendoza Durán’dan oluşur. Pinochet 17 Aralık 1974 tarihinde cunta tarafından resmen devlet başkanlığına seçilir.

Darbeyi izleyen ilk aylarda binlerce Şilili solcu veya solcu olduklarından şüphelenilen kişi öldürülür veya gözaltında “kaybolur.” Askeri kuvvetler, 40,000 kişiyi Şili Ulusal Stadına hapsedip işkenceden geçirirler. “Ölüm kervanları” (Caravana de la Muerte) adı verilen cuntaya bağlı cinayet çeteleri muhaliflerin kaçırılıp yok edilmesinde kullanılır. İlk 3 yıllık süre boyunca Şili’de 130,000 kişi tutuklanır ve işkenceden geçirilir.

Şili Ulusal İstihbarat Örgütü DINA, liberal ve solcu muhaliflere karşı güney Amerika diktatörlerinin CIA koordinasyonunda ortaklaşa yürüttükleri “Condor Operasyonu” çerçevesinde yurtdışında yüzlerce siyasi göçmenin izini bularak öldürür. Sivil egemenler de DINA’ya destek vermekten çekinmezler. Şili’nin en çok satan “saygın” gazetesi El Mercurio, DINA tarafından 1975 yılında öldürülen 119 muhalifin aslında bir örgüt iç hesaplaşmasında öldükleri gibi haberleri yaymak için sıklıkla kullanılır.

DINA’nın kurbanları arasında sürgündeki önemli muhalif liderler de vardır. Pinochet’nin selefi olan ve Allende hükümetine karşı harekete geçmektense istifayı yeğleyen General Carlos Prats 1974’te Buenos Aires’te öldürülür. Bolivya eski Başkanı Juan José Torres, 2 Haziran 1976’da aynı kentte suikasta kurban gider. Allende hükümetinde bakanlık yapan Şili’nin eski ABD büyükelçisi Orlando Letelier, 21 Eylül 1976’da arabasına yerleştirilen bir bomba ile Washington’da katledilir. Şili’nin 1964-1970 arası cumhurbaşkanlığını yapan ve başlarda Allende’ye karşı orduyu destekleyen Hıristiyan Demokrat lider Eduardo Frei Montalva da, zamanla cuntaya karşı pozisyon alınca, DINA tarafından 22 Ocak 1982’de zehirlenerek ortadan kaldırılır. Montalva’nın en büyük oğlu Eduardo Frei Ruiz-Tagle, 1994-2000 yılları arasında Şili cumhurbaşkanlığı yapacaktır.



1986 yılında Şili Komünist Partisinin silahlı kanadı Manuel Rodríguez Yurtsever Cephesi militanları, Pinochet’yi taşıyan araç konvoyuna roketle saldırırlar. Zırhlı aracına roket isabet etmesine rağmen, Pinochet, 5 koruma görevlisinin öldüğü bu suikasttan sağ kurtulur.

1980 Anayasasının gerektirdiği gibi 5 Ekim 1988 tarihinde Pinochet’nin bir 8 yıl daha başkanlıkta kalması için referandum yapılır. Uluslararası baskı sonucu 5 Eylül 1987’de politik propaganda serbest bırakıldığından, ülkede Pinochet aleyhine çok ciddi bir muhalefet gelişir ve hayır oyları %55.99 seviyesine ulaşarak %44.01’de kalan evet oylarını aşar.



Pinochet’nin referandumu kaybetmesinin ardından, 14 Aralık 1989’da Şili’de demokratik seçimler yapılır. Seçimleri 17 sağcı partinin oluşturduğu “Sonuç” (Concertación) cephesi kazanır ve Hıristiyan Demokrat Patricio Aylwin devlet başkanı olur. Aylwin, büyükelçi Raúl Rettig’in başkanlığında 8 kişilik bir “Gerçek ve Uzlaşma Ulusal Komisyonu” (Comisión Nacional de Verdad y Reconciliación) kurar. Komisyon 1991 yılı Şubat ayında yayınladığı raporunda işkence ve tutukevlerinde — Esmeralda gemisi, Colonia Dignidad ve Víctor Jara stadyumunda — 1973-1990 yılları arasında 28,000 kişinin işkenceden geçirildiği, 2,279 kişinin de askeri rejim tarafından “kaybedildiğini” belgeler.

Anayasadaki geçici hükümler sayesinde, Pinochet 1989 yılında cumhurbaşkanlığından ayrılmasına rağmen Mart 1998 tarihine kadar ülkenin Genelkurmay Başkanı olarak silahlı kuvvetlerin başında kalır. Daha sonra da, yine 1980 Anayasası gereği, yaşam boyu senatör olarak ant içer. Önce sırtını orduya dayaması, sonra da parlamenter dokunulmazlık, sabık diktatörün Şili’de yargılanmasını imkansız kılar.



Pinochet, tam da kendni dokunulmaz ve güvende hissettiği bir dönemde tedavi amacıyla gittiği Londra’da, İspanyol hakim Baltasar Garzón Real’in hakkında düzenlediği bir tutuklama tezkeresine dayanılarak 17 Ekim 1998’de tutuklanır. Bu tezkere, Şili’de cunta döneminde öldürülmüş İspanyol vatandaşlarına ilişkindir. 48 saat sonra, aynı mahkemenin Pinochet’nin sistematik işkence, yasadışı alıkoyma, cinayet ve ortadan kaybolma vakalarına ilişkin olarak tutuklamasını emreden ikinci bir tezkeresi de İngiliz makamlarına ulaşır. Söz konusu suçların çoğu Arjantin ve Şili`de işlenmiştir, ancak hakim Garzón, bu ülkelerdeki yargı yollarının kapalı olduğunu belirterek, insanlık suçlarında yargılama hakkının evrensel olduğunun altını çizmiş ve bu sebeple yargılamanın İspanya`da da yapılabileceğine karar vermiştir. İngiliz mahkemeleri de, aynı doğrultuda Pinochet’nin yargılanmak üzere İspanya’ya “iade” edilebileceğine karar verir.

Bütün bunlar İngiltere’de İşçi Partisi hükümetini sıkıntıya sokan gelişmelerdir. İki ülke arasında önemli bir ticaret hacmi mevcuttur. Ayrıca, Falkland savaşı sırasında Pinochet İngiliz uçaklarının ülkesindeki askeri üsleri kullanmasına izin vermiştir ve zamanın başbakanı Margaret Thatcher ile çok iyi ilişkileri vardır. 1999 yılında, Thatcher’in Pinochet ile bu yakınlığını Muhafazakar Parti’yi “Pinochet Partisi” (“the party of Pinochet”) diye adlandırarak eleştiren Tony Blair artık başbakandır ve “taçlanan baş akıllanır.” İçişleri Bakanı Jack Straw, 2000 yılının Mart ayında “sağlık sebepleriyle” Pinochet’nin tutukluluk halini kaldırarak Şili’ye dönmesine izin verir.

Pinochet, 3 Mart 2000’de Şili’ye döner ve ilk işi havaalanında tekerli sandalyeden kalkarak destekçilerini selamlamak olur. Sabık diktatörün sağlığı oldukça yerindedir. Üstelik havaalanında Pinochet’yi kendisinden Şili Genelkurmay Başkanlığını devralan Orgeneral Ricardo Izurieta resmi törenle karşılar. Cumhurbaşkanı Ricardo Lagos, Pinochet’nin Şili’ye muzaffer bir şekle dönüşünün utanç verici olduğunu ve ülkesinin uluslararası imajına zarar verdiğini açıklayarak tepkisini ortaya koyar.

Pinochet’nin yargılanmaksızın Şili`ye dönmesi insan hakları savunucularını hayal kırıklığına uğratsa da, insanlık suçlarına ilişkin davaların üçüncü bir ülkede açılabilmesi olgusu, insan hakları mücadelesinin önemli dönüm noktalarından biri olur.

2000 yılının Mart ayında, Şili parlamentosu, anayasal bir “eski cumhurbaşkanı” kavramı getiren anayasa değişikliğini kabul eder. Bu değişiklik, Pinochet’ye hem daha güçlü bir dokunulmazlık, hem de ölümünün ardından karısı ve çocuklarının bile yararlanabileceği iyi bir maaş sağlar.

Buna rağmen, 1988 yılına kadar Pinochet yanlısı olmuş bir Şilili hakim olan Juan Guzmán Tapia, 6 Mart 2000’de eski diktatöre karşı bir kamu davası açarak dokunulmazlığının kaldırılmasını ister. Şili Anayasa Mahkemesi, hakim Juan Guzmán'ın isteğini yerinde görür. Bu sayede, Pinochet hakkında “ölüm kervanları” (Caravana de la Muerte) adı verilen çetelerin 75 kişiyi kaçırmasına ilişkin dava açılır. Bu kişiler resmi olarak “ölü” değil “kayıp” statüsünde olduklarından ve cesetler bulunamadığından cinayet davası açılamamıştır.

Ancak Şili Anayasa Mahkemesi, Temmuz 2002’deki başka bir kararıyla, vasküler demans sebebiyle Pinochet’nin yargılanmasının mümkün olmadığına karar verir. Davanın savcısı Hugo Guttierez bu karar üzerine kamuoyuna “Ülkemiz, ancak politik dönüşümün izin verdiği ölçüde adalet dağıtabiliyor” açıklamasını yapar.



2004 yılında cumhurbaşkanı Ricardo Lagos’un talimatıyla Episkopos Sergio Valech başkanlığında 8 kişilik bir “Politik Hapis ve İşkence Ulusal Komisyonu” (Comisión Nacional sobre Prision Politica y Tortura) kurulur. Komisyonda cumhurbaşkanı yardımcısı María Luisa Sepúlveda da vardır. Komisyon, 35,868 kişinin tanıklığına başvurarak hazırladığı ilk raporunu 29 Kasım 2004 tarihinde kamuoyuna sunar; 1 Haziran 2005 tarihinde de ek 8,000 tanığın ifadelerine dayanan ikinci rapor açıklanır. Raporlarda 28,459 işkence vakasının doğruluğu belgelenir. Devlet, bu kurbanlara veya birinci derece akrabalarına hayat boyu maddi tazminat ödemeyi kabul eder. Ancak komisyonun çalışma ilkeleri gereği tanık ifadeleri 50 yıl gizli kalacak ve kamu ile paylaşılmayacaktır; o sebeple bu ifadeler mahkemelerde cuntaya karşı delil olarak kullanılamamaktadır. Pinochet’nin büyük kızı Lucía Pinochet Hiriart, Valech raporunun yayınlanmasının ardından, 1976-1990 yılı arasındaki insan hakları ihlallerini “barbarca ve nedensiz” olarak niteler.

Şili Anayasa Mahkemesi, 2004 Mayısında savcılığın yeni kanıt olarak mahkemeye sunduğu ve Pinochet’nin ABD’de bir yerel televizyona verdiği röportajı gösteren kayıtları esas alarak bir önceki kararını bozar ve sabık diktatörün yargılanmasında sağlığı açısından bir engel olmadığına karar verir. Yeni dava, 1974 yılında General Carlos Prats suikastı ve 1975 yılında 119 kişinin DINA tarafından öldürülmesiyle sonuçlanan Colombo operasyonunu içerir şekilde genişletilir. O sırada 90 yaşında olan Pinochet, devlet başkanı olarak DINA’nın doğrudan kendisine bağlı çalışıp çalışmadığı sorusuna “Hatırlamıyorum, ama doğru değil. Eğer doğru ise de, zaten hatırlamıyorum” diye cevap verir.

2005 yılının Ocak ayında, Şili Silahlı Kuvvetleri resmi olarak geçmişteki insan hakları ihlalleriyle ilgili sorumluluğunu kabul eder. Bunu izleyen günlerde, devletin diğer güvenlik organları da benzer itiraflarda bulunurlar, ancak bunların “resmi devlet politikası çerçevesinde değil, münferit gelişmiş olaylar” olduğu konusunda ısrar ederler.

Aynı yıl ABD hükümeti, Pinochet’nin yurtdışında çok sayıda bankada 27 milyon doları olduğunu açıklar. 22 Kasım 2005 tarihinde Pinochet hakkında bu kez vergi kaçırma ve usulsüz gelir sağlama suçlamalarıyla dava açılır.

Concertación cephesi Şili politikasına 20 yıl hakim olur. 2006 yılının Ocak ayında Şilililer sosyalist Michelle Bachelet’i ilk kadın cumhurbaşkanları olarak seçerler. Bachelet’in babası Alberto Bachelet de cunta kurbanıdır ve 12 Mart 1974’te işkence sonucu öldürülmüştür. Bachelet ve annesi de cuntadan nasiplerini almışlardır; 10 Ocak 1975’te tutuklanıp, Villa Grimaldi üssünde günlerce işkenceden geçirilmişlerdir.
30 Ekim 2006’de İspanyol hakim Alejandro Madrid, Pinochet’yi 36 kaçırma, 23 işkence ve 1 cinayetten sorumlu olmakla suçlayarak dava açar.

25 Kasım 2006’da 91. yaşgünü mesajında Pinochet, karısının okuduğu bir mesajda “Bütün olanların politik sorumluluğunu üstleniyorum” açıklamasını yapar. 2 gün sonra, Santiago mahkemesi Salvador Allende’nin iki koruma görevlisinin kaçırılıp öldürülmesi suçlamasıyla Pinochet’nin ev hapsine karar verir. Ancak Pinochet, 10 Aralık 2006’da, suçlandığı 300 davadan hiçbirinden hüküm giymeden ölür.

Diğer cuntacıları da yargılamak mümkün olmaz.

Allende’nin başkanlık sarayına hava saldırısı emrini veren Gustavo Leigh Guzmán, hem General Pinochet’nin cunta içinde artan gücünü açıkça eleştirdiği, hem de ekonomi konusunda Pinochet’nin ABD eğitimli “Chicago Boys” denilen prensleriyle sürekli ters düştüğü için, 24 Temmuz 1978’de diğer cunta liderlerinin oybirliği ile tüm görevlerinden azledilir. Orgeneral Leigh Guzmán, 12 komünist liderin kaçırılması ve kaybolmasına karıştığı iddiasıyla mahkemece tutuklanır; ancak Şili Anayasa Mahkemesi af kanunu uyarınca sabık generalin salıverilmesine karar verir. 21 Mart 1990’a Şili Komünist Partisinin silahlı kanadı Manuel Rodríguez Yurtsever Cephesi militanları, Leigh Guzmán’a ofisinde silahlı bir saldırı düzenlerler. 5 kurşunla vurulmasına rağmen eski cuntacı, bu suikast girişiminden sadece bir gözünü kaybederek kurtulmayı başarır. Guzmán, 29 Eylül 1999 günü geçirdiği kalp krizi sonucu Santiago Hava Kuvvetleri hastanesinde cunta dönemi suçlarına ilişkin hiç yargılanmamış olarak ölür.

José Toribio Merino Castro, 11 Mart 1981 ile istifa ettiği 8 Mart 1990 arasındaki dönemde cunta hükümetinin başbakanı olarak görev yapmıştır. Merino Castro cunta üyesi olarak hiç yargılanmaz ve 1996 yılında 80 yaşında lenfomadan ölür. Ölümünden sonra Şili Deniz Kuvvetleri, sabık cunta liderinin onuruna denizaltı filosuna lojistik destek veren ana gemisine BMS Almirante Merino adını verir.

Darbeden 1 gün önce, Şili Polis Teşkilatı Genel Müdürlüğü görevine karşılık Allende’ye karşı darbeye katılmaya ikna edilen ve cuntanın kirli işlerinin çoğunu yapan César Mendoza Durán, görev süresi boyunca Peru ve Ekvator polis teşkilatlarından onur madalyaları alır; Kraliçe 2. Elizabeth tarafından da “Royal Victorian Order” madalyasıyla şereflendirilir. Ancak 1985 yılında üç komünist lider (José Manuel Parada, Manuel Guerrero ve Santiago Nattino) başları kesilmiş olarak bulunur. Oysa artık, eski cunta günleri geride kalmıştır ve bu “faili meçhul” cinayetler büyük bir toplumsal tepkiye sebep olur. Şili tarihine “kesilmiş boğazlar vakası” (Caso Degollados) olarak geçen bu kanlı olay, ulusal ve uluslararası baskı sonucu Mendoza Durán’ın 2 Ağustos 1985’de Şili Polis Teşkilatı Genel Müdürlüğü görevinden istifasıyla sonuçlanır. Ancak Mendoza Durán bu ve diğer suçlarından dolayı hiçbir zaman yargı önüne çıkarılmaz ve 1996 yılında Santiago Polis hastanesinde ölür.
 
Kaynakça
  1. Faundez, Julio. Marxism and Democracy in Chile: From 1932 to the fall of Allende. New Haven: Yale University Press. 272 pp. 16 Kasım 1988. ISBN-13: 978-0300040241
  2. Collier, Simon; Sater, William F. A History of Chile: 1808-2002. Cambridge: Cambridge University Press. 2. baskı, 478 pp. 18 Ekim 2004. ISBN-13: 978-0521534840
  3. Kornbluh, Peter; White, Yvette [eds]. Pinochet: Archive Posts Records on former Dictator's Repression, Acts of Terrorism, U.S. Support. Electronic Briefing Book No. 212. The National Security Archive. 12 Aralık 2006. http://www.gwu.edu/~nsarchiv/NSAEBB/NSAEBB212/index.htm
  4. Church Report: Covert Action in Chile 1963-1973. US Department of State. 18 Aralık 1975. http://foia.state.gov/Reports/ChurchReport.asp
  5. Kornbluh, Peter. Still Hidden: A Full Record Of What the U.S. did in Chile. Washington Post. 24 Ekim 1999; sayfa B01. http://www.hartford-hwp.com/archives/42a/127.html
  6. Chile and the United States: Declassified Documents relating to the Military Coup, 1970-1976. The National Security Archive. 21 Ocak 1982. http://www.gwu.edu/~nsarchiv/NSAEBB/NSAEBB8/nsaebb8.htm
  7. Memoria Viva: Archivo digital de las Violaciones de los Derechos Humanos de la Dictadura Militar en Chile (1973-1990). Proyecto Internacional de Derechos Humanos. http://www.memoriaviva.com

Dört Ülke, Dört Askeri Darbe Üzerine (4)

Arjantin: Kirli Savaş ve “Desaparecidos” (1976-1983)

Ülkenin kuruluşundan bu yana ordu Arjantin siyasetinin önemli oyuncularından biri olur. Ordu, 1930 yılında cumhurbaşkanı Hipólito Yrigoyen’in başına geldiği gibi, beğenmediği sivil politikacıları darbeler ve muhtıralarla iktidardan uzaklaştırmaktan çekinmez. General Juan Domingo Perón, 1946 yılında yapılan ve karısı Eva Perón’u da başkan yardımcısı adayı gösterdiği cumhurbaşkanlığı seçimini kazanır. İkinci kez seçimleri kazandığı 1951 yılından itibaren Peron’un giderek despotlaşan yönetimi, 1955 yılında başkanlık sarayının ordu tarafından bombalanması ve Perón’un İspanya’ya kaçışıyla son bulur.

1958’de peronistlerin etkisi kırmak amacıyla ordu tarafından seçtirilen cumhurbaşkanı Arturo Frondizi, 1962’de ekonomide başarısız olduğu gerekçesiyle yine ordu tarafından istifaya zorlanır. Yerine seçtirilen cumhurbaşkanı Arturo Illia da, gizlice peronistlerle işbirliği yaptığı gerekçesiyle 1966 darbesiyle görevden uzaklaştırılır. Ülkeye 7 yıl doğrudan hakim olan askeri cunta, hem öğrenci ve işçi sendikalarının giderek yaygınlaşan sokak direnişleri, hem de uluslararası baskı sonucu, 11 Mart 1973 tarihinde demokratik seçimlerin yapılmasına razı olur. Cuntanın lideri General Alejandro Lanusse, “Büyük Ulusal Anlaşma” (Gran Acuerdo Nacional) denilen kararname ile, hem cunta liderlerinin geleceklerini garanti altına alır, hem de peronistlerin seçime katılmalarını önlemek ister. Ancak, halkın sokaklara dökülmesi sonucu, Perón’un aday olmaması şartıyla, partisinin seçimlere katılmasına izin verilir.

11 Mart 1973'de düzenlenen cumhurbaşkanlığı seçimlerini Juan Perón’un özel kalem müdürü Héctor Cámpora açık farkla kazanır. Juan Perón, 18 yıllık sürgünün ardından 20 Haziran 1973'de İspanya’dan Şili’ye geri döner. Cumhurbaşkanı Cámpora ve yardımcısı Vicente Solano Lima 1973 yılının Temmuz ayında istifa ederek yeni seçim için yasal zemini yaratırlar. Perón, 12 Ekim 1973'de üçüncü karısı María Estela Martínez Cartas de Perón’u (Isabel Perón) başkan yardımcısı olarak gösterdiği seçimleri büyük farkla kazanır ve bir kez daha cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturur. Perón 9 ay sonra ölünce, 1974 yılının Temmuz ayında Isabel Perón cumhurbaşkanlığı görevini devralır.

Isabel Perón’un hastalığı nedeniyle yerine bakmakta olan meclis başkanı Ítalo Argentino Luder, Şubat 1975’de anayasaya aykırı olarak yayınladığı 261/1975 numaralı kararname ile Tucumán ilindeki ayrılıkçı hareketi bastırmak için orduya sınırsız yetki verir. Arjantin ordusu, “Halkın Devrimci Ordusu”na (Ejército Revolucionario del Pueblo, ERP) karşı “bağımsızlık operasyonu” (Operativo Independencia) adını verdiği “kirli savaş”ı başlatır.



24 Mart 1976 tarihinde gerçekleştirilen askeri darbe ile, Genelkurmay Başkanı Tümgeneral Jorge Rafael Videla, Deniz Kuvvetleri Komutanı Tuğamiral Emilio Eduardo Massera ve Hava Kuvvetleri Komutanı Tuğgeneral Orlando Ramón Agosti’den oluşan cunta Isabel Perón’u devirir. Cuntanın “ulusal yeniden düzenleme süreci” (El Proceso de Reorganización Nacional) adını verdiği askeri yönetim, 1983 yılına kadar sürer.


 
Darbe sonrası “kirli savaş” (guerra sucia) ülkenin geneline yaygınlaştırılır ve bu kanlı süreçte 30,000 kişi “kaybolur.” Desaparecidos (“kayıplar”) olarak anılan bu kişiler, 340 işkence merkezinde korkunç işkencelerden geçirildikten sonra sistematik olarak gizlice öldürülürler. Cesetler veya ilaçla sersemletilmiş kişiler toplu mezarlara gömülür ya da uçaklardan Atlas Okyanusuna atılır. Bu kanlı dönemin sonlanmasının üzerinden 25 yıl geçmesine rağmen, hala 12,000 kişinin nerede oldukları bilinmemektedir.

Bu dönemde önemli muhalif gruplardan birisi de, çocukları kirli savaş döneminde kaybolmuş 14 annenin kurduğu Mayıs Meydanı Anneleri (Madres de Plaza de Mayo) denilen örgüttür. Azucena Villaflor de Vincenti, Berta Braverman, Haydée García Buelas, María Adela Gard de Antokoletz, Julia Gard, María Mercedes Gard, Cándida Gard, Delicia González, Pepa Noia, Mirta Baravalle, Kety Neuhaus, Raquel Arcushin ve Sra. de Caimi adındaki kadınlar, siyah giysileri ve üzerine kayıp çocuklarının adlarını yazdıkları beyaz başörtüleriyle 30 Nisan 1977’den itibaren Plaza de Mayo’daki cumhurbaşkanlığı sarayı (Casa Rosada) önünde gösteri yapmaya başlarlar. 1977’de annelerin sayısı 300'ü bulur. 15 Ekim 1977'de annelerin girişimiyle kayıp kişilerin bulunması için 24,000 imza toplanır. Toplanan imzaları başkanlık sarayına ulaştırmak isteyen anneler cop ve göz yaşartıcı bombalarla dağıtır.



Mayıs Meydanı Annelerinin lideri Azucena Villaflor de Vincenti, 10 Aralık 1977’de kaçırılır ve o da “kayıplar” listesine eklenir. 2005 yılı ortalarında bir adli tıp ekibi, DNA analiziyle onun ve yine Mayıs Meydanı annelerinden Esther Careaga ve María Eugenia Bianco’un kemiklerini tespit eder. 8 Aralık 2005’te Villaflor de Vincenti’nin külleri Plaza de Mayo’daki piramidin dibine gömülür.

Ülkede terör estiren cunta rejimine rağmen FIFA 1978 Dünya Kupasının Arjantin’de yapılmasına karar verir. Muhalefet kısmen de olsa bütün dünyanın gözünün olduğu bu etkinliği sesini duyurmak için kullanmaya çalışır. Dönemin ünlü futbolcularından Hollandalı Johann Cruyff ise cunta rejimini protesto için maçlara çıkmaz. Ancak Arjantin milli takımının kupayı kazanması, cunta için bulunmaz bir propaganda aracı olur.

Hükümet annelerin Plaza de Mayo’da toplanmasını 1978 yılı Aralık ayında yasaklar. İki yıl boyunca anneler değişik kiliselerde toplanarak eylemlerine devam ederler. 1980 Ağustos ayında 2,000 anne tekrar Mayıs Meydanına çıkar. 1980 Mart ayında annelerin başını çektiği gösteriye 15,000 kişi, Aralık 1982’deki gösteriye 10,000 kişi katılır.

1982 yılında Falkland savaşının kaybedilmesi, ülke çapında ve ordu içinde cuntaya karşı ciddi bir hoşnutsuzluk yaratır. Artan baskı cuntanın 1983 yılında yönetimden çekilmesine sebep olur. 10 Aralık 1983’de Raúl Alfonsín başkanlığında kurulan sivil hükümet, derhal cunta üyelerinin askeri mahkemece tutuklanmasını, hem Falkland yenilgisi, hem de kirli savaş sırasında işlenen insanlığa karşı suçlar için dava edilmelerini sağlar.



1983 yılında cumhurbaşkanı Raúl Alfonsín tarafından kurulan “Kayıp Kişiler Ulusal Komisyonu” (Comisión Nacional sobre la Desaparición de Personas, CONADEP) cunta dönemindeki insan hakları ihlallerinin bütün dünyada duyulmasını sağlar. Yazar Ernesto Sábato’nun koordinasyonunda, 9 ayda hazırlanan ve 50 bin sayfa tutan rapor, 28 Kasım 1984’te kamuoyuna açıklanır. Nunca Más (“bir daha asla”) adıyla ünlenen bu rapor; kirli savaşta kaybolan 8,960 kayıp kişinin vakalarını tek tek ele alarak belgeleriyle kanıtlar.

İçlerinde üç eski cumhurbaşkanı da bulunan 9 Cunta lideri, 22 Nisan 1985 ile 9 Aralık 1985 arasında süren davada, insanlığa karşı işledikleri suçlar sebebiyle yargılanırlar, 5 tanesi hapse mahkum olur. Videla ile Massera ömür boyu, Viola 17 yıl, Armando Lambruschini 8 yıl ve Agosti 4,5 yıl hapis cezasına çarptırılır. Ancak bu yargılama sürecinin diğer subaylara ulaşması, Arjantin ordusunun 4 ayrı isyan hareketiyle sekteye uğrar. Ordunun baskısıyla çıkarılan iki yasa, tespit edilmiş 400 cuntacı subayın yargılanamaması sonucunu doğurur.

24 Aralık 1986’da Parlamento’da kabul edilen “son nokta yasası” (Ley de Punto Final), silahlı kuvvetler mensuplarının 12 Aralık 1983 tarihinden önce gerçekleşen insan hakları ihlallerinden dolayı yargılanamayacaklarına amirdir. 4 Haziran 1987’de kabul edilen “zorunlu itaat yasası” (Ley de Obediencia Debida) ise, askeri kuvvetler, polis gücü ve diğer güvenlik güçlerinde görev yapan personelin “üste itaat” prensibi gereğince cunta döneminde amirlerinin yerine getirdikleri emirlerinden dolayı sorumlu tutulamayacaklarına hükmeder.

1989’da cumhurbaşkanı seçilen peronist Carlos Saúl Menem, 29 Aralık 1990’da kirli savaş dönemi suçlarından ötürü hapiste olan 5 cunta yöneticisini de affeder. Bazılarına göre cumhurbaşkanlığı affı, orduyu kışlada tutmaya yardımcı olacağından iyi bir adımdır, diğerlerine göre af toplum vicdanındaki yaraların daha da kanamasına sebep olur.

Tuğgeneral Orlando Ramón Agosti 1997 yılında ölene dek bir daha hakim önüne çıkmaz. 29 Mart 1981 ile 11 Aralık 1981 arasında Arjantin cumhurbaşkanlığı yapan ve Tümgeneral Roberto Eduardo Viola da bir daha yargılanamadan 1994 yılında ölür. Tuğamiral Emilio Eduardo Massera, 2005 yılında geçirdiği beyin kanaması yüzünden, askeri hastaneden yargılanmasına imkan olmadığına dair bir rapor alır ve bu sebeple hakkındaki davaların tamamı düşürülür.

Armando Lambruschini, 1997 yılında İtalya'da gıyabında yargılanır.2003'te yeni bir seri insan hakları ihlali suçlamasıyla hakkında dava açılır, ancak Lambruschini 15 Ağustos 2004'de bu davalar tamamlanmadan ölür.

Tümgeneral Jorge Rafael Videla diğerleri kadar şanslı değildir. 1998 yılında, öldürülen muhaliflere ait 11 çocuğun kimliklerinin değiştirilerek, gizlice asker ailelerine evlatlık olarak verilmesi suçundan ömür boyu hapse mahkum edilir. Halen evinde cezasını çekmektedir. Madres de Plaza de Mayo, bu tip evlat verilmiş 256 çocuğu tespit etmiş durumdadır.


 
Bir iç darbeyle Viola'yı devirerek Arjantin'in 1981-1982 dönemi cumhurbaşkanı olan Orgeneral Leopoldo Fortunato Galtieri Castelli, 9 Aralık 1985 tarihinde sonuçlanan davada kirli savaşa ait tüm suçlamalardan beraat eder, ancak 1986 yılı Mayıs ayında Falkland savaşındaki basiretsizliğinden dolayı 12 yıl hapis cezasına çarptırılır. Cumhurbaşkanı Carlos Saúl Menem 29 Aralık 1990’da Falkland savaşı sebebiyle hüküm giyen Galtieri Castelli ve 39 subayı affeder. Galtieri Castelli hakkında 2002 yılı Temmuz ayında 1970'lerde 18 sol sempatizanının “kaybolması” ve çocukların kaçırılıp asker ailelerine evlatlık verilmesi suçlarından yeni bir dava açılır, ancak eski diktatör 12 Ocak 2003 tarihinde bu dava sonuçlanmadan ölür.

1999 yılında İspanyol hakim Baltasar Garzón Real, "kirli savaş"taki rolleri çerçevesinde Ricardo Miguel Cavallo ve diğer 98 Arjantinli subayın yargılanabilmesi için yasal işlemleri başlatır. 12 Eylül 2000'de Garzón, Cavallo'nun soykırım, terörizm ve işkence suçlamalarıyla yargılanmak üzere İspanya'ya gönderilmesini isteyen bir tezkereyi hazırlar ve Cavallo'nun o sırada yaşamakta olduğu Meksika'ya gönderir. Tezkerenin varlığını öğrenen Cavallo, 24 Ağustos 2000 tarihinde ülkeyi terk etmek üzereyken Cancún Uluslararası Havaalanında tutuklanır.

İspanya’dan gönderilen tezkereyi inceleyen yerel mahkeme, 2001 yılı Ocak ayında Cavallo’nun yargılanmak üzere İspanya’ya “iade”sine karar verir. Ancak Meksika Federal Dışişleri Bakanı Jorge G. Castañeda, bu kararın ülkenin suçlu iadesi politikalarında ciddi bir değişim yaratacağı gerekçesi ile Şubat ayında davayı bir üst mahkemede temyiz eder. Uzun süren bir yasal mücadele süreci sonunda, 10 Haziran 2003'de Meksika Anayasa Mahkemesi, 9 Aralık 1948 tarihinde Birleşmiş Milletlerce kabul edilen ve 12 Ocak 1951 tarihinde yürürlüğe giren “Soykırım Suçlarını Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi”ne atıfta bulunarak, Garzón’un isteğinin bir ülkenin yargı iradesine ya da içişlerine müdahale olarak yorumlanamayacağına hükmederek, Cavallo'nun soykırım ve terörizm suçlarından İspanya'ya “iade” edilebileceğine, ancak yerel mahkeme kararına uygun olarak zaman aşımı dolayısıyla işkence suçlamasına dayanılarak “iade” edilemeyeceğine hükmeder. Cavallo, bu karar çerçevesinde 28 Haziran 2003'de İspanyol Hava Kuvvetlerine ait bir uçakla İspanya’ya gönderilir. Bu, üçüncü bir ülkede insanlığa karşı suç işlediği savıyla, bir sanığın bir ülkeden ikinci bir ülkeye ilk defa iade edilmesi olarak tarihe geçer.

2003 yılı başında Arjantin’de cunta dönemine ilişkin dosyalara bakan mahkemeler, Punto Final ve Obediencia Debida yasalarının insan hakları konusunda Arjantin’in taraf olduğu uluslararası anlaşmalara aykırı oldukları gerekçesiyle Anayasa Mahkemesine götürürler. 2003 yılı Ağustos ayında cumhurbaşkanı Néstor Kirchner’in girişimi ile, Arjantin parlamentosu bu iki yasayı geçersiz ilan eder. 2005 yılında Arjantin Anayasa Mahkemesi de bu yasaları anayasaya aykırı bularak iptal eder. Anayasa Mahkemesi, karar gerekçesinde Birleşmiş Milletler tarafından 26 Kasım 1968 tarihinde kabul edilen ve 11 Kasım 1970 tarihinde yürürlüğe giren “Savaş Suçlarına ve İnsanlığa Karşı Suçlara Zaman aşımının Uygulanmaması Hakkında Sözleşme”ye atıfla, insanlığa karşı işlenmiş suçların faillerine af, dokunulmazlık hakkı veya zaman aşımından yararlanma imkanı tanınamayacağının altını çizer.

Kararın açıklandığı 2005 yılından itibaren Arjantin, geçmişini kaldığı yerden yeniden yargılamaya başlar. İlk açılan dava 1970’li yıllarda Buenos Aires Emniyet Müdürü olan Miguel Etchecolatz’a karşıdır. Etchecolatz, yasadışı alıkoyma, işkence ve cinayet suçlarından mahkeme önüne çıkar. Ancak davanın ana tanıklarından Jorge Julio López, ifade veremeden “kayıp” kişiler listesine eklenir. Etchecolatz, yine de 6 alıkoyma, 7 işkence ve 6 cinayet vakasından suçlu bulunarak 23 yıl hapse mahkum edilir. Davaya bakan her üç hakim de dava sürecinde ve sonrasında tehdit telefonları alırlar. 27 Eylül 2006'da davanın amhkeme başkanlığını yapan hakim Carlos Rozanski, “oturdukları yüksek koltuklarda, ulusu savunmuş olanlara karşı adalet değil intikam arayanlardan hesap sorulacağını” belirten bir tehdit mektubu aldığını açıklar. Aynı mektubun kirli savaş suçlarını araştıran Santa Fe federal yargıcı Reinaldo Rodríguez ve 9 meslektaşına da gönderildiği ortaya çıkar. İşin tuhaf yanı, mektupların yargıçların gizli tutulan ev adreslerine postalanmış olmasıdır.

Arjantin parlamentosu Punto Final ve Obediencia Debida yasalarını geçersiz kılınca, davaya bakan İspanyol mahkemesi, 20 Aralık 2006 tarihinde Ricardo Miguel Cavallo’nun öncelikle suç mahali olan Arjantin’de yargılanması gerektiğine hükmederek görevsizlik kararı verir. Ancak hakim Baltasar Garzón Real’in bu kararı temyiz etmesiyle, konu İspanya Anayasa Mahkemesi’nin önüne gelir. Yüksek mahkeme, 17 Haziran 2007 tarihli kararında, dava ilk olarak orada açıldığından, Cavallo’nun Madrid’de yargılanmasına devam edilmesine hükmeder. Meksika Danıştay’ının Cavallo’nun Arjantin’e iadesi kararının ardından, İspanya hükümeti 28 Şubat 2008’de İspanya Danıştayı 3. Dairesinin de oluruyla Cavallo’nun Arjantin’e iadesine karar verir. Cavallo, yargılanmak üzere 31 Mart 2008’de Arjantin’e iade edilir.

24 mart 2004’de, yani darbeden tam 28 yıl sonra, Arjantin cumhurbaşkanı Néstor Kirchner, Buenos Aires’teki Escuela de Mecánica de la Armada (ESMA) adlı deniz üssünün bir hatıra müzesine dönüştürüleceğini ilan eder. Bu üstte bulunan gizli işkence merkezine götürülen 5,000 kişiden sadece 100 tanesi sağ kurtulmuştur.

İspanyol mahkemeleri 2005 yılında Arjantin Deniz Kuvvetleri mensubu Adolfo Scilingo’yu, cunta döneminde ilaçla sersemletilmiş muhalifleri askeri uçaktan Atlantik Okyanusuna atma suçundan yargılar ve 19 Nisan 2005 tarihinde 640 yıl hapis cezasına çarptırır. İspanyol yargıç Baltasar Garzón Real, ABD eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’ın da tutuklanarak, o dönemde cuntanın işlediği suçları saklamak ve teşvik etmek suçlarından mahkeme önüne çıkarılmasına karar verir. Kissinger, tutuklanmamak için bu karardan sonra bir daha Avrupa Birliği topraklarına ayak basmayacaktır.

2006 yılında Arjantin parlamentosu 24 Martı “Gerçeği ve Adaleti Hatırlama Günü” (Día de la Memoria por la Verdad y la Justicia) olarak resmi tatil ilan eder.

Arjantin geçmişiyle hesaplaşmaya devam eder. 1975-1979 arası Córdoba’daki 3. Ordunun komutanlığını yapan General Luciano Benjamín Menéndez, Tucumán İli Yüksek Mahkemesi tarafından 28 Ağustos 2008’de insanlığa karşı suçları sebebiyle yaşam boyu hapse mahkum edilir. Menéndez, 2,200 kişinin işkence altında öldürüldüğü Córdoba’daki “La Perla” kampının da komutadır ve işkenceleri ve infazları bizzat yönetmiştir.

Mayıs Meydanı Anneleri’nin son raporuna göre bugüne kadar sadece 44 kişi kirli savaş dönemindeki suçlarından dolayı kesin hüküm giymiştir. Suç işlediği komisyonlarca belgelenebilen subay sayısı ise 526 kişidir. Mayıs Meydanı Anneleri’ne göre, 1976-1983 arası döneme ait olan ve hala “devlet sırrı” statüsünde gizli tutulan silahlı kuvvetler arşivleri açıldığında, daha pek çok kişinin yargılanması gerektiği ortaya çıkacaktır.


Kaynakça
  1. On 30th Anniversary of Argentıne Coup. New declassıfıed details on repression and U.S. support for military dictatorship. The National Security Archive. 23 Mart 2006. http://www.gwu.edu/~nsarchiv/NSAEBB/NSAEBB185/index.htm
  2. Webb, David; Fairbairn, Gavin J. (Un)Covering the Silence During the Argentinean Coup d'État. Peace Review: A Journal of Social Justice, 1469-9982, Volume 21, Issue 2, 2009, pp155-159.
  3. Report of the National Commission on the Disappearance of Persons. Nunca Más. 1984. http://www.nuncamas.org/english/library/nevagain/nevagain_000.htm
  4. International Center for Transitional Justice. Kaynak: Méndez, Juan E. [ed]. The Encyclopedia of Genocide and Crimes Against Humanity, vol. 1, pp.63-65. Boston: MacMillan Library Reference. 1458 pp. 30 Kasım 2004. ISBN-13: 978-0028658476 http://www.ictj.org/static/Americas/Argentina/macmillan.Argentina.eng.pdf
  5. Fertlowitz, Marguerite. A Lexicon of Terror: Argentina and the Legacies of Torture. New York: Oxford University Press. 2. baskı, 320 pp. 07 Ekim 1999. ISBN-13: 978-0195134162
  6. Marchak, M. Patricia, Marchak, William. God’s Assassins: State Terrorism in Argentina in the 1970’s. Montreal: McGill-Queen’s Univeristy. 393 pp. Ekim 1999. ISBN-13: 978-0773520134
  7. Osiel, Mark J. Mass Atrocity, Ordinary Evil, and Hannah Arendt: Criminal Consciousness in Argentina’s Dirty War. New Haven: Yale University Press. 256 pp. 1 Ekim 2001. ISBN-13: 978-0300087536
  8. Verbitsky, Horacio. Breaking the silence: the Catholic Church in Argentina and the ‘dirty war.’ The Open Trust. 28 Mayıs 2005. http://www.opendemocracy.net/democracy-protest/catholicchurch_2709.jsp
  9. The George Washington University. Arjantin Askeri İstihbarat Bölümüne ait olan ölü veya kayıp kişi sayısını 22,000 olarak tahmin eden yazışmanın aynı basımı. The National Security Archive. Temmuz 1987. http://www.gwu.edu/~nsarchiv/NSAEBB/NSAEBB185/19780715%20%5BReport%20on%20Argentina%27s%20dissappeared%5D%20A0000514c.pdf

26 Aralık 2009 Cumartesi

“Soykırım” mı, “Büyük Felaket” mi?

Qui vult dare parva non debet magna rogare.


Prof. Dr. Baskın Oran’ın Mayıs ayında Güney Fransa’da, Avignon kenti yakınlarındaki Althen-des-Paluts köyünde katıldığı ‘Althen Ermenistan’la Buluşuyor’ adlı Ermeni Günlerine ilişkin yazı dizisi, 5 gündür Radikal gazetesinde yayınlanıyor. Özellikle Oran'ın, Michel Marian, Yves Ternon, Jacky Mamou ve Laurent Leylekian ile birlikte konuşmacı olarak katıldığı ‘Devlet İnkârcılığına Karşı Sivil Toplum’adlı oturumdaki konuşmasını ilgi ile izliyorum.

Baskın Oran’ın Radikal’de yayınlanan yazı dizisinde beni çok şaşırtan bazı ifadelerini yok saymak mümkün değil. Bir yazar olmadığımdan, düşüncelerimi yeterince akıcı ve net ifade edemiyor olabilirim; ancak özünde hocanın yaklaşımını çok da sağlıklı bulmadığımı ifade etmeliyim. Bazen cehennemin yollarının iyi niyet taşlarıyla örüldüğünü hatırlatmak gerekli sanırım.

Baskın hocadan yapacağım ilk alıntı "soykırım" kelimesinin kullanımı ile ilgili. Hoca, Ermeni Günleri’ni düzenleyenlere şöyle yazıyor:
“1915’teki insansal kanamayı, 1948 BM sözleşmesindeki hukuksal terim olan soykırım’la anmayı siyasal olarak tercih edebilirsiniz. Böyle bir adlandırma, bilimsel olarak yetkili bir uluslararası yargı organı kararı gerektirdiği halde, itirazım yok. Ama, özellikle de moderatör olarak, konuşmacıları bu terimi kullanmaya zorlamamalısınız. Ermeni olayında hiçbir hukuksal ve ekonomik sonuç yaratmayan bu terim, Türk devletinin inkarcılığı yüzünden şu anda Ermeniler için sosyo-psikolojik bir tuzak oluşturmuş vaziyette…” [1]
Öncelikle, soykırım nedir, onu anımsayalım: 9 Aralık1948 tarihinde Birleşmiş Milletlerce kabul edilen ve 12 Ocak 1951 tarihinde yürürlüğe giren Soykırım Suçlarını Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi’nin (SSÖCS) 2. maddesi “Soykırımı oluşturan Eylemler” başlığı altında şunları saymaktadır:
“Bu Sözleşme bakımından, ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden her hangi biri, soy kırım suçunu oluşturur.
  1. Gruba mensup olanların öldürülmesi;
  2. Grubun mensuplarına ciddi surette bedensel veya zihinsel zarar verilmesi;
  3. Grubun bütünüyle veya kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı hesaplanarak, yaşam şartlarını kasten değiştirmek;
  4. Grup içinde doğumları engellemek amacıyla tedbirler almak;
  5. Gruba mensup çocukları zorla bir başka gruba nakletmek” [2]
Teknik olarak, Baskın Oran ilk bakışta iki açıdan haklı gibi görünüyor. Birinci nokta; Roma hukukuna dayalı Avrupa hukuku, yasa ile belirlenmemiş suç olmayacağı, dolayısıyla bir yasanın geriye doğru suç isnat etmek için işletilemeyeceği (“nullum crimen sine lege, nulla púna sine lege praevia”) ilkesi üzerine kurulmuştur. Bu açıdan 1915 olayları, SSÖCS çerçevesinde “soykırım” olarak tanımlanamayacağı eskiden beri öne sürülen bir görüştür.

Ancak, Avrupalı mihver devletlerindeki önde gelen savaş suçlularının yargılanabilmesi için 8 Ağustos 1945 tarihinde imzalanan Londra Anlaşması ile kurulan Uluslararası Askeri Mahkeme (International Military Tribune), bu tarihten önceki suçları yargılamak için kurulmuştur. Nitekim, mahkemenin yetki alanı aynı tarihte kabul edilen Uluslararası Askeri Mahkeme Tüzüğü’nün (Charter of the International Military Tribunal) 6. maddesinin (A) fıkrasında “Barışa karşı suçlar”, (B) fıkrasında “Savaş Suçları” ve (C) fıkrasında “İnsanlığa karşı Suçlar” olarak tanımlanmıştır. [3] Bu durumda yargılama, anlaşma öncesi dönemi kapsadığından, suç tanımlanması geriye doğru (ex post facto) işletilmiştir. Nüremberg’deki Uluslararası Askeri Mahkeme de 2006 yılındaki kararında“soykırım” ifadesini SSÖCS’de soykırımın tarifinden önce açıkça kullanmıştır. [4]

Birleşmiş Milletler tarafından 26 Kasım 1968 tarihinde kabul edilen ve 11 Kasım 1970 tarihinde yürürlüğe giren “Savaş Suçlarına ve İnsanlığa Karşı Suçlara Zamanaşımının Uygulanmaması Hakkında Sözleşme” de 1. maddesinin (B) fıkrasında, geriye doğru işletilmiş olan Nüremberg Uluslararası Askeri Mahkeme Tüzüğü’ne atıfta bulunarak, “insanlığa karşı işlenmiş suçlar”ın zaman aşımına uğratılamayacağını hükme bağlamıştır. [5] Bazı uzmanlar bu karar ile soykırımlara ilişkin geriye dönük yargılama yapılabileceğini savunmaktadırlar.

Baskın hocanın haklı gibi göründüğü ikinci nokta da, mahkeme kararı koşuludur: SSÖCS’nin 6. maddesinde “Soykırım fiilini veya Üçüncü maddede belirtilen fiillerden birini işlediğine dair hakkında suç isnadı bulunan kimseler, suçun işlendiği ülkedeki Devletin yetkili bir mahkemesi, veya yargılama yetkisini kabul etmiş olan Sözleşmeci Devletler bakımından yargılama yetkisine sahip bulunan uluslararası bir ceza mahkemesi tarafından yargılanır.” hükmü getirilmektedir. Aynı sözleşmenin 9. maddesinde de “Sözleşmeci Devletler arasında, bu Sözleşmenin yorumlanması, uygulanması veya yerine getirilmesi ve ayrıca soykırım fillerinden veya Üçüncü maddede belirtilen fiillerin her hangi birinden bir Devletin sorumluluğu ile ilgili olarak çıkan uyuşmazlıklar, uyuşmazlığın taraflarından birinin talebi üzerine Uluslararası Adalet Divanı önüne götürülür” denmektedir. [2] Yani, resmi bir soykırım hükmü için bir mahkeme kararı gerekliliği ortadadır. Ancak, buradaki püf noktası SSÖCS’de tekrarlanan “Sözleşmeci Devletler” kavramıdır ve Osmanlı İmparatorluğu anlaşma imzalandığında fiilen var olmadığından, sözleşmeye taraf devlet de değildir. Türkiye’nin kuruluşu da 1923 tarihinde olduğundan, 1915 olaylarında mahkeme yolunun açık olup olmadığı konusunda uzmanlar arasında kesin bir görüş birliği yoktur.



Yine de ilginç bir gelişmeyi aktaralım. 2002 yılında Türk-Ermeni Barışma Komisyonu’nun Türk üyelerinin isteği ile International Center for Transitional Justice (ICTJ) adlı kuruluştan 1915 olaylarının “soykırım” olarak adlandırılması konusunda teknik görüş istendi. ICTJ, üç unsur açısından (1. bir ya da daha fazla insan öldürüldü; 2. bu kişiler belirli bir ulusal, ırksal ya da dinsel gruba aittiler, 3. grup üyelerine yönelik öldürme eylemleri bir kalıp ortaya çıkaran biçimde uygulandı) SSÖCS’deki “soykırım” tanımına uyduğu ve anlaşmanın başlangıç kısmında da “tarihin her döneminde soykırımın insanlık için büyük kayıplar meydana getirdiğini kabul ederek” ibaresinin bulunduğundan hareketle 1915 olaylarının “soykırım” olarak nitelendirilebileceği; ancak sözleşmenin hem yürürlük tarihinden geriye doğru işletilemeyeceğinden, hem de sadece imzalayan ülkeleri bağladığından hareketle de 12 Ocak 1951 tarihinden önceki olaylara uygulanamayacağı kanaatine vardı. [6]

Demek ki, Baskın hocaya yukarıda bahsi geçen her iki noktada da önemli itirazlar dile getirilebilir.

Konuşmasının bir başka yerinde ise Baskın Hoca, özür kampanyasında neden "soykırım" yerine "büyük felaket" dediklerini şöyle açıklıyor:
"15 Aralık sabahından itibaren ortalık cehenneme döndü. Protestocular özellikle iki noktaya çok sinirlenmişlerdi: ‘Büyük Felaket’ ve ‘Özür diliyorum’.

Büyük Felaket’e niye sinirlendiler? Çünkü Türkler bu terimi ‘Soykırım’ olarak okudular. Soykırım kelimesi Türk kamuoyu için tek bir anlama gelir: Nazilerin Yahudileri ortadan kaldırması. Duydukları anda çok öfkelenirler ve kulaklarını otomatik olarak tıkarlar. Artık bir şey dinletemezsiniz. Olay kilitlenir. Oysa, Ermenice ‘Medz Yeğern’ teriminin tam çevirisi olan bu terim imzacılar tarafından özenle seçilmişti:
  1. Soykırım kelimesinin kullanılmaması Türk kamuoyunun yabancılaşmasını önleyecekti,
  2. Bu Ermenice terim Ermenilerin soykırım kelimesi 1944’te icat edilmeden önce 1915 için kullandıkları en yaygın terimdi. Böylece Ermenilerin acılarına mütevazı bir ilaç olacaktı. Ayrıca Erivan’daki anıtın da ismiydi.
İlginçtir: Daha önce de dediğim gibi, ulusalcı Türklerin yanı sıra kimi Ermeniler de tam ters bir simetrik nedenle Medz Yeğern’e çok sinirlendiler: Soykırım teriminden başka terim duymak istemiyorlardı. Bazıları, Özür Kampanyası’nın Soykırım terimini sulandırmak ve Ermeniler arasında kargaşa yaratmak için başlatıldığını söylediler. Bir başkaları, Medz Yeğern’i hayatlarında ilk defa duyduklarını bildirdiler. Hiç Ermenice bilmeyen Ermenilerdi bunlar; çoğu Amerikalı." [7]
Bu konuda farklı araştırma sonuçları yayınlanmış olmasına rağmen [8], velev ki Baskın hocanın tanıştığı Amerikalı Ermeniler Ermenice bilmiyorlar, ama bu onların 1915'teki olayları bilmedikleri ya da anlamadıkları anlamına gelmez. Hocanın affına sığınarak şunu da not etmek gerekir: Ermenice “Medz Yeğern” terimi, anlamı itibarıyla İngilizce'de "soykırım" (“Genocide”) anlamına gelir, Bu tamlama Türkçe'ye bire bir "büyük felaket" olarak çevrildiğinde, kesinlikle aynı anlamı vermez.

Museviler de soykırımı tanımlamak için, İbranice “Sho’ah” kelimesini kullanırlar. Sho’ah kelimesinin İbranice sözlük anlamı da, aynı Ermenice’deki “Medz Yeğern” gibi "büyük / ciddi felaket"tir. [9] Ancak bu terim, 6,000,000 Musevinin katledilmesini tanımlarken İngilizce’ye “catastrophe” veya “great calamity” olarak çevrilmez, “Holocaust” veya “Genocide” olarak çevrilir. Benzer şekilde, Sho’ah Almanca'da da "große Katastrophe" olarak değil "Holocaust" veya "Völkermord" olarak kullanılır. İşin ilginç yanı, Holocaust’un da bire bir çevirisi “soykırım” değil, “tam yakılmış”tır (Helence. “holos” = tam, “kaustos” = yakılmış) ve Tevrat’ta geçer. [10]

Unutmamak gerekir ki, bir dildeki kavramlar o ulusun tarihsel belleği ve duygulanımı ile yakından alakalıdır. Yani, soykırıma uğramış olanın dili, uğratanın dilinden farklıdır. Aynı Japonca'da "Tsunami" kelimesinin (tsu = liman, nami= dalga), bire bir "liman dalgası" olarak çevrilmesinin bu doğal afeti bilmeyene bir şey ifade etmeyeceği, hatta kavramın içini boşaltacağı gibi.

Dilimizdeki algı ile, her soykırım büyük bir felakettir, ancak her büyük felaket soykırım değildir. Pek çok insanın deprem, bulaşıcı hastalık gibi herhangi bir sebepten ölmesi de "büyük bir felaket" olarak adlandırılabilir. Ancak bu terimin soykırım yerine kulanımı, "sorumlu olma" kavramının içini boşaltır. Oysa, soykırım yaşayan toplumlarda gerçeği anlamak --veya tüm çıplaklığıyla kavramak-- yüzleşme (confrontation), uzlaşma (reconciliation) ve iyileşmenin (rehabilitation) en temel noktasıdır.



Bence Baskın hoca tam da bu nedenle, “Büyük Felaket” çevirisi ile kavramı kaydırma riskini göze almış oluyor. Ve Yahudi soykırımı bize gösteriyor ki; bu tip kavramları kaydırmanın en önemli tehlikesi, revizyonizm ve inkar yolunun açılmasıdır.

Oldukça ünlü bir soykırım revizyonisti olan ve yazılarını çoğu kez Ernst Gauss takma adıyla yazan Germar Rudolf, "The Controversy about the Extermination of the Jews: An Introduction" adlı kitabında bu kavram kaydırmasını gayet net kullanıyor
“Tabi ki revizyonistler tehcir, gettolaştırma ve köle işçilik çerçevesinde, en azından ihmalkarlığın binlerce Yahudi’nin hayatına mal olduğunu kabul ediyorlar. Ama revizyonistler arasında bile Yahudilerin sırf farklı inançlarından dolayı kasten öldürülüp öldürülmediklerine ilişkin sorunun yanıtlanmasında görüş ayrılıkları var. Kişisel olarak ben bu ölümlerin olduğunu kabul ediyorum, ancak yeterli delil bulunmadığından bu ölümlerin hangi miktarda olduğu ya da daha üst merciler tarafından onaylandıkları ve hatta emredildikleri gibi konularda yorumda bulunamayacağım.

Revizyonistler, Nasyonal Sosyalist rejimin bilerek, ya da büyük bir ihmal sonucu, nüfuz alanında yaşayan Yahudileri onlara hem ciddi fiziksel veya zihinsel olarak zarar verici koşullara maruz bıraktığını, hem de onların fiziksel olarak yok oluşları ve cinsiyet ayrımı yoluyla kasten doğum oranlarının düşürüldüğünü inkar etmiyorlar.

Yine de, revizyonistler arasında kesinlikle Reich hükümetinin konsantrasyon kampları ve gettolardaki durumdan ne kadar haberdar olduğu, olanları ne derece onayladığı veya koşulları yeterince düzeltmede ne denli ihmalkar davrandığı, hatta bu durumu cesaretlendirdiği konusunda bir tartışma mevcut; ki bütün bunlar Yahudilere karşı Nasyonal Sosyalist önlemlerin yasal çerçevede değerlendirilmesini etkileyecektir.” [11]
”Tehcir edildiler / ihmalden ölenler oldu / ciddi fiziksel veya zihinsel olarak zarar gördüler / fiziksel olarak yok eildiler / cinsiyet ayrımı yoluyla kasten doğum oranları düşürüldü...” Rudolf, SSÖCA’nın 2. maddesindeki neredeyse tüm fıkralara gönderme yaptığı halde, söylemini “büyük bir felaket yaşadılar”la sınırlıyor, “soykırım” demeye dili varmıyor bir türlü…Bu arada, Rudolf’un 2006 yılında Almanya'da, alıntı yaptığım kitabı ve diğer eserleri yüzünden “soykırımı inkar” suçundan üç yıl hapse mahkum olduğunu da not edelim.

Benzer bir şekilde, yine bir soykırım inkarcısı olan ve bu sebeple hapis cezasına çarptırılan Ernst Zundel’e ithaf edilmiş bir siteden alıntı yapalım:
“Revizyonistler İkinci Dünya Savaşı sırasında pek çok Yahudinin acılar çektiğini, pek çok Yahudi gayrımenkulüne yasadışı el konulduğunu, pek çok Yahudinin öldürüldüğünü veya korkunç koşullara hastalık ya da açlıktan öldüklerini; Almanlar ve diğerleri tarafından Yahudilere karşı zorbalık ve mezalim uygulandığını inkar etmiyorlar. Bunların hiçbirini revizyonistler reddetmiyorlar. Revizyonistler, İkinci Dünya Savaşının insanlık tarihinin en kanlı, en ölümcül, en acımasız çatışması olduğundan hareketle ve tarafların karşılıklı suç kabul edilecek davranışlar içinde bulunduklarına işaretle [Yahudilerin başına gelenlerin] abartıldığını belirtiyorlar.” [12]
Velev ki, Milliyet gazetesinde 21.3.2005'te yayınlanan “Sohbet Odası”nda Derya Sazak'la ropörtaj yapan Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Yusuf Halaçoğlu kesinlikle ve tamamıyla haklı. Halaçoğlu o söyleşide "Tehcir, Katolik ve Protestan Ermenilere uygulanmadı. Soykırım yok. Hastalıktan ölenlerin sayısı 100 bin civarında. Saldırılarda ise 10 bin kişi öldü" diyor. [13] Bütün bahsi geçen topu topu 10,000 kişi yani.

Bu durumda bile işler kötü Halaçoğlu için; Uluslararası Adalet Divanı, 26 Şubat 2007 tarihindeki kararında, 1995 temmuz ayında Bosna-Hersek’in Srebrenica kentinde 7,000 Müslümanın öldürülmesiyle sonuçlanan olayın bir soykırım olduğuna hükmetti. Yani soykırımın “öldürülen kişi sayısı” ile ilgisi yok. Üstelik Adalet Divanı’nın bu davadaki gerekçeli kararı, kıyıma dair resmi bir hükümet planı olmasına gerek olmadığını, paramiliter kuvvetlerin bile bu suçu işlemiş olması halinde dahi devletin suçlu kabul edileceğini içtihat haline getirdi. [14]



Yani biz bu “bir kelime bir işlem” oyunları ile meşgulken, aklı biraz eren bir ilkokul öğrencisi bile, "Madem Ermenileri tehcir ettiniz, yani başımıza bela olmasın diye bir kısmını Beyrut’a kadar yürüttünüz; ve madem Cemal Paşa’nın bütün iyi niyetli girişimlerine rağmen Ermeniler yollarda ihmalkarlıktan / bulaşıcı hastalıktan / eşkiya baskınıyla, vb öldüler, üzerine titreyerek tehcir ettiğiniz Ermenilere ölülerini gömecek fırsatı hiç vermediniz mi? O zaman nerede Beyrut'a kadar yol boyunca olması gereken Ermeni mezarları?" diye sormaz mı? Sahi, hepsi aynı anda ölmediğine göre tamamı da toplu mezarlara gömülmemiştir sanırım, nerede o mezarlar? Toplu gömülenlere ilişkin raporlar, belgeler, yazışmalar nerede? Her adımda kayıtlar var deniliğine göre, bu belgeler de günün birinde devlet arşivlerinde gün ışığına çıkacak o zaman.

Baskın Hoca konuşmasına şöyle devam ediyor:
"Bakınız, belki şöyle söylersem anlatabilirim: Türkiye’de sivil toplum bu meselede gerçeği Ermeni diasporasının yayınlarından öğrendi. Mesela ben 45 yaşımdan sonra öğrendim. Tamam. Ama şu andaki aşırılıklar (overdoing) yapana zararlı hale geldi çünkü uzmanlık konusu azınlıklar olan insan hakları savunucusu ben bile tepki duyuyorum.

Bu konuda ‘aşırılık’la neyi kastediyorum? Bazı Ermenilerin ‘inkârcı’ terimine verdikleri anlamı kastediyorum. Bu tanım şöyle: “İnkârcı, 1915’te cereyan eden olayları Soykırım’dan başka herhangi bir terimle adlandırmaya kalkan kişi veya kurum”. Oysa benim ve arkadaşlarım için ‘inkârcı’nın anlamı şudur: “İnkârcı, Osmanlı Ermenilerinin 1915’te İtthatçılar tarafından Anadolu’dan etno-dinsel temizliğe tabi tutulduklarını reddeden kişi veya kurumdur.” [15]
Burada duraksıyorum. Bir daha okuyorum bu paragrafları… Hakikaten; "aşırılık" derken hoca neyi kastediyor? "Etno-dinsel temizliğe tabi tutulmak" ne demek? "Savaş hali malum, hadi Yallah Beyrut'a" mı demek?

Halbuki, oldukça ünlü bir Holokost revizyonisti olan Greg Raven bile, büyük olasılık Yahudi toplumunun 1945 sonrası “soykırım” konusunda gösterdikleri benzer “aşırılık”ları yüzünden, rakam pazarlığı yaparken bile “soykırım” kelimesini kullanmak zorunda hissediyor kendisini:
"Öncelikle soykırımın olduğunu reddetmiyorum. Tekrarlayayım. Soykırımın olduğunu reddetmiyorum. Bu tartışmanın çerçevesi içinde, ‘soykırım’ teriminin oldukça genel bir tanımını kullanıyorum: ‘İkinci Dünya Savaşı sırasında 6,000,000 yahudinin Nazi devletinin merkezi bir hareketi ile, çoğu gaz odalarında olmak üzere imhası’. Bu tanıma ilişkin sorunu olan varsa, lütfen kendi versiyonunuzu ortaya koyun.

İkincisi, soykırım revizyonistlerinin ASLINDA söyledikleri: Avrupalı Yahudiler İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sırasında büyük bir trajedi yaşadılar (suffered a great tragedy). Çoğuna kötü davranıldı ve korkunç şartlar altında öldüler. Ancak, (a) Nazilerin Yahudileri tamamen ortadan kaldırmak için bir plan ya da politikaları olduğuna dair bir kanıt yok, (b) Yahudileri öldürmek için cinayet amaçlı gaz odaları bulunduğuna dair bir kanıt yok, ve (c) Yahudi kurban sayısının altı milyon olduğu bir abartma.” [16]
Soykırım revizyonisti olduğunu açıkça dile getiren Raven bile Holokost için hem "büyük trajedi" hem de "Soykırım" derken; bir “uzmanlık konusu azınlıklar olan insan hakları savunucusu” olarak Hoca niye 1915 olaylarına "büyük felaket" diyor ve "Soykırım" demeyi reddedenleri inkarcı kabul etmiyor, hatta bu önermeyi aşırı buluyor? Hocanın soykırım tanımını bilmemesi mümkün mü?

Üstelik; bu “aşırılıklara” hocanın, “ben bile tepki duyuyorum” demesi de ne anlama geliyor? Çünkü bir soykırım yaşanmışsa, onun bir “soykırım” olduğunda ısrar etmek aşırılık falan değildir. Hem de, Yahudi soykırımı inkarcılarının bile “tamam canım soykırım oldu, ama azıcık oldu” dediği bir dünyada…

Soykırım, sürgün de dahil çeşitli yollarla gerçekleştirilen “etno-dinsel temizlik" de değildir. Maksatlılığı, amaçları ve mekanizmaları da belirgin bir imha hareketidir ve bu çerçevede SSÖCS’nin 2. maddesinde sıralan eylemlerin biri bile “soykırım” tanımı için yeterlidir.



1915 ve ona giden yıllarda olan biteni anlamak için Osman Köker editörlüğünde hazırlanan "Orlano Carlo Calumeno Koleksiyonundan Kartpostallarla 100 yıl önce Türkiye'de Ermeniler"adlı kitabı ilginç bir çalışmadır. Bu kitapta; Edirne vilayeti, Biga sancağı, Hüdavendigar (Bursa, Bilecik, Kütahya, Eskişehir, Uşak, Afyon, Balıkesir) vilayeti diye uzayıp giden liste, kartpostallarla neredeyse Anadolu'nun her tarafına Ermeni varlığını net olarak ortaya koyar. Konu, kesinlikle "Rus güdümündeki" doğu vilayetlerindeki Ermenilerle kısıtlı değildir yani.

Bir ülkenin her köşesinden sistematik olarak silinmiş bir ulustan bahsettiğimizi akademik olarak bilmek başka, bunu iliklerine kadar hissetmek başka demek ki...

Baskın Hoca devam ediyor:
“Daha önce de söyledim, Türkiye’de bu kelime sadece Yahudilerle ilgili sayıldığı için “Senin deden Naziydi” izlenimi uyandırıyor ve büyük tepki doğruyor.

Terimin Ermeniler nezdinde yaptığı psikolojik etki ise bambaşka. Israrla kullanmak için birçok sebep görüyorlar:
  • Üçüncü devletler nezdinde etki yapmayı kolaylaştırıyor,
  • 3 T’nin [Tanıma, Tazminat, Toprak] bir gün gelip gerçekleşeceği umudunu yaratıyor,
  • İnkârcılığın bu kadar katı olduğu bir ortamda Ermenilere muazzam psikolojik tatmin sağlıyor; bir tür intikam,
  • Bu terim Ermeni kimliğinin belkemiğini oluşturuyor. Bu acı, onların yerleştikleri Hıristiyan ülkelerde (Fransa, ABD, vb.) asimile olmalarını önlüyor. Kimliklerini canlı tutuyor. Buna sosyal psikolojide ‘chosen trauma’ denir. Seçilmiş Travma. Acı sayesinde birbirine tutunmak
Bu koşullar altında Soykırım kelimesi bir yandan Ermenilerin acılarını uyuşturuyor, bir yandan da Türkiye’deki inkârcılığı besliyor.” [15]
Bir dakika… Birincisi, “Soykırım falan olmadı, bütün bunlar yalan” veya “Soykırım değil, karşılıklı boğazlaşma” diyenler bile Hoca'dan daha tutarlı değiller mi? Çünkü Soykırım hamilelik gibidir; ya vardır, ya yoktur. Bu işin “azıcığı”nın olmadığı SSÖCS'nin 2. maddesindeki tanımla da, Uluslararası Adalet Divanı kararlarıyla da sabittir.

O zaman 1915'i kıyım olarak nitelendiren her bireyin, hocanın söylediklerini okuyup ve kendisine şu soruyu sorması gerekmez mi? “Nazilerle ne farkı var hakikaten? Naziler Almandı, daha iyi organize oldular, daha iyi taşıma ve iletişim sistemleri kurdular, daha çok insan öldürdüler. Bundan başka ne farklı?”



Eğer bir bilim adamı olarak soykırım tespitiniz varsa, “tepki uyandırmak” veya bu tespitin dile getirilmesinin tepkisel olarak inkarcılığı beslemesi, ne zamandan beri gerçeği ifade etmemeyi / saklamayı gerektiriyor? Bu düşünce tarzı bana sanki biraz toplum mühendisliği kokuyor gibi geliyor: “halka neyi, nasıl, ne kadar vereceğimizi biz biliriz, ağır ağır olsun, aman tepki doğmasın”.

Acaba Alman halkı Soykırım söylemine yeterince tepki vermeyi beceremediğinden mi, "Sho’ah" İngilizce ve Almancaya “soykırım” olarak çevriliyor? Ya da Alman hocalar “Soykırım kelimesi bir yandan Yahudilerin acılarını uyuşturuyor, bir yandan da Almanya’daki inkârcılığı besliyor.” demeyi mi akıl edemediler? Hocayı anlamakta hakikaten çok zorluk çekiyorum.

İkincisi, “Üçüncü devletler nezdinde etki yapmayı kolaylaştırıyor” veya “3 T’nin bir gün gelip gerçekleşeceği umudunu yaratıyor” da ne demek oluyor bütün bunların üzerine? Soykırımların bu denli günemde ve canlı tutulması, aslında politik bir oyun mu, veya diğer ülkeler üzerinde bir baskı / sempati aracı mı yani ?

Paralel düşünelim: Yahudiler, 2. Dünya Savaşı sonrası tazminat almak için mi, ya da İsrail devletini kurmak için mi "soykırım" demeye devam ettiler? Tam da revizyonist ve İslami fundamentalist söylem bu çünkü. Bütün soykırım müzeleri, anıtları, anma günleri, belgeselleri ve benzerleri üçüncü devletler nezdinde etki yapmayı kolaylaştıran politik birer Yahudi kumpası mıydı yani? Ahmedinejat bunları söylüyor, revizyonist toplantılara da bu tezle ev sahipliği yapıyor.

Not edelim, sadece, soykırıma uğramış olanın dili, uğratanın dilinden farklı değildir; olguyu içselleştirme biçimi de ikisi için başkadır. Ne de olsa, "en kolay katlanılan başkasının acısı"dır çünkü.

Emory Universitesi'nin ilgili web sitesinde "Holokost İnkarı nedir?" başlığı altında Türkçe olarak şu bilgi verilmektedir:
"Holokost inkarcıları, Holokost hakkındaki bu sağlam gerçekleri inkar etmektedir. İkinci Dünya Savaşı sırasında yaklaşık altı milyon Yahudinin aslında katledilmediği ve Almanların çok büyük miktarlarda para koparmak amacıyla hileyle Siyonist bir senaryonun kurbanı haline getirildiği iddia edilmektedir.

Batıdaki Holokost inkarcılarının amacı politiktir. Genel olarak Nazizme ve faşizme ve özellikle de Adolf Hitler’e itibarını iade etmek, Yahudi aleyhtarlığını ve zaman zaman da İsrail aleyhtarlığı düşüncesini öne çıkarmak istemektedirler. Arap ve Müslümanlık dünyasında ise Holokost inkarının, Holokost’un İsrail’in mevcudiyetine yönelik güçlü bir haklı neden olduğu algısını çürütmek amacından yola çıktığı görülmektedir." [17]
Para koparmak / tazminat, toprak talebini canlı tutmak; “3T”ler falan... Acaba bütün bunlar sadece benim kulağımda mı yan yana aksediyor?

Dahası, hocanın “bir tür intikam” ve “terim Ermeni kimliğinin belkemiğini oluşturuyor” cümlelerini bir arada düşündüğümde, revizyonist Germar Rudolf ile paralel söylemi beni şaşırtıyor. "The Controversy about the Extermination of the Jews: An Introduction" adlı kitabında Rudolf şöyle diyor:
“Günümüzde Alman-Yahudi ilşkilerine hakim olan 1933-1945 arası çekilen acıların hatıralarıdır. Bu yıllar, bir tarafta bitmek bilmez suçlamalar, diğer tarafta bitmek bilmez af dilemeler halinde tezahür eder bir biçimde Alman-Yahudi ilşkilerini geri dönülemez şekilde zehirlemiş gibi durmaktadır. Bu sırada bir kenarda kalan da ortak tarihimizde olumlu değere sahip olan ve gelecekte birlikte yaşamak için model olarak hizmet edebilecek olayların anımsanmasıdır.
Benim dileğim, bu iki halkın karşılıklı saygı çerçevesinde bir ortaklık oluşturarak biraraya gelmesi ve bu yolla dünyaya, Yahudiliğe ve Alman halkına olağanüstü yararlar sağlamış olan bir çağın geleneklerinin tekrar ayağa kaldırılmasıdır. Yine dileğim, sonunda tüm karşılıklı küçümseme ve hor görmenin, karşılıklı güvensizliğin ve korkunun aşınıp sonunda tamamen ortadan kalkacağı bir zamanın gelmesidir. dünyaya, Yahudiliğe ve Alman halkına büyük ihtimal hiç bir çağın getirmediği kadar felaket getiren bu çağın sona ermesini arzuluyorum.
Münih’teki Alman Silahlı Kuvvetleri Üniversitesinde tarih profesörü olan Michael Wolffsohn, özellikle Yahudi tarafının sürekli soykırımı anımsamayı, Yahudi dini ve Yahudi milliyetçiliğinin ardından çağdaş Yahudi kimliğinin üçüncü önemli ayağı olarak değerlendirdiğini fark etmiştir. Ancak bu davranış biçimi, her iki halkın barış içinde birarada yaşama imkanını azaltacak biçimde Yahudi tarafının Almanya’yı ve Alman halkını ebedi ‘düşman’ olarak görmesiyle sonuçlanabilir. O sebeple, Yahudilerin kendilerine bakışlarında soykırımın nasıl bir rol oynaması gerektiği konusunda bir tartışmaya ihtiyaç var gibidir, ki bu sayede iki halk da ileride ortaklığa dayalı bir ilişki geliştirebilsinler.” [11]
Yani "Seçilmiş Travma" olarak soykırımı anımsamak, anısını canlı tutmak Almanlarla Yahudilerin kardeş kardeş yaşamalarına engel soykırım revizyonistlerine göre… 1915'e de “felaketlerle dolu bir dönem” mi denmeli yani? “Önümüze” mi “bakalım”?

Ne diyor, Baskın hoca: "İnkârcılığın bu kadar katı olduğu bir ortamda Ermenilere muazzam psikolojik tatmin sağlıyor; bir tür intikam.” İyice kayboluyorum yazının içinde.

Hayır, soykırımın anımsanması kimseye tatmin matmin sağlamaz... Dayak atan kocanın yaklaşımıdır bu, “öf pardon dedik ya, uzatmayalım artık, bak zehir ediyorsun günü kendine” misali. Velev ki Avrupalı bir Yahudisiniz; cemaatinizdeki her ailenin soykırımda kaybettiği bireyler var… Dedelerinizden, nenelerinizden bu denli kişisel, bu kadar yüreklerini delen öyküler dinleyerek büyüyorsunuz… TV'de Sho’ah ile ilgili belgeselleri gözleriniz dolmadan, dudaklarınızı ısırmadan izleyemezsiniz; açılmış toplu mezarlar başında çırılçıplak vurulan kadınları, çocukları, yaşlıları gördükçe çaresizlik kaplar sadece içinizi. İçiniz acır. Ve herkesin acısı kendine biriciktir işte... Emin olun, "Reader" filmine bile bakışınız diğerlerinden farklıdır...

Kimsenin acısı falan da uyuşmaz öyle... Aynen Hrant Dink'in karısı ve çocuklarının acısının uyuşmayacağı gibi. Soykırım da pek çok insan için tam da o denli kişiseldir, ailelerinden birilerini anlamsız bir şekilde alıp götürmüştür çünkü...

Soykırıma uğramış bir toplumun üyesi değilseniz, buna steril olarak "chosen trauma" olarak bakabilirsiniz. Ancak, unutmamak tekrarlanmamayı da getirir. Temel amaç da budur zaten.

Bir daha altını çize çize söyleyeyim: Soykırımın anımsanması, bütün çıplaklığıyla bilinmesi, okullarda öğretilmesi bir zorunluluktur. Çünkü göreviniz, benzer bir "büyük felaket"in tekrarlanmasını önlemektir. Yahudiler "forgive, but never forget" (affet, ama asla unutma) derler. Bu "aman tazminat kapalım" işi falan değildir; her an olabilecek dehşetli bir olguya karşı toplumu duyarlı kılmak ve öyle tutmaktır. Bu, suçluluk duygusunun canlı tutulması demek de değildir (forgive); ama ne olduğunu, nasıl olduğunu, neler yaşandığını ve bu yaşananların bir daha yaşanmaması için neler yapılması gerektiğini anlamak ve anlatmaktır (never forget).

Ha tazminat konusuna gelince… Camı kırdıysanız, hem camın parasını, hem de ustanın mesaisini ödersiniz.

Baskın hoca, “Bakınız, belki şöyle söylersem anlatabilirim: Türkiye’de sivil toplum bu meselede gerçeği Ermeni diasporasının yayınlarından öğrendi. Mesela ben 45 yaşımdan sonra öğrendim.” diyor. O da, biz de, siz de Ermenilerin yaşadıklarını daha önceden bilseydik, babalarımızdan, öğretmenlerimizden duysaydık; çocuklarımıza öğretseyik, Kürt sorunu bambaşka noktalarda olmaz mıydı sizce?

Ya da Nagasaki ve Hiroşima'nın hatırlanması, yarattığı büyük kaybın ve acının tüm çıplaklığı le sonraki kuşaklara aktarılması nükleer silahların bir daha kullanılmamasında hiç etkili olmamış mıdır yani size göre?


Kaynakça
  1. Baskın ORAN. Özür kampanyası'ndan Fransa'da Ermeni günlerine. Radikal, 6.7.2009, http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=943779&Date=6.7.2009&CategoryID=104
  2. Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide. Birleşmiş Milletler, 9.12.1948. http://www.unhchr.ch/html/menu3/b/p_genoci.htm. Türkçe: “Soykırim Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme.” http://yayim.meb.gov.tr/dergiler/sayi38/sozlesme.htm
  3. Prosecution and Punishment of Major War Criminals of European Axis. The Government of the USA, The Provisional Government of the French Republic, The Government of the United Kingdom, The Government of the USSR., 8.8.1945.http://www.ena.lu/london_agreement_august_1945-020302341.html
  4. Trial of the Major War Criminals before the International Military Tribunal. Secretariat of the Tribunal. 1947. http://www.loc.gov/rr/frd/Military_Law/pdf/NT_Vol-I.pdf
  5. Convention on the Non-Applicability of Statutory Limitations to War Crimes and Crimes Against Humanity. Birleşmiş Milletler, 26.11.1968. http://www.unhchr.ch/html/menu3/b/p_limit.htm
  6. The Applicability of the United Nations Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide to Events which occurred during the Early Twentieth Century. Legal Analysis. International Center for Transitional Justice, 4.2.2003. http://www.ictj.org/images/content/7/5/759.pdf
  7. Baskın ORAN. Özür Kampanyası ve Hrant'ın cenazesi kapıları araladı. Radikal, 6.7.2009, http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=944101&Date=8.7.2009&CategoryID=104
  8. Anny BAKALIAN. Armenian Americans: From Being to Feeling Armenian. Transaction Publishers, p. 257. US. 31 Oct 1992. ISBN-13: 978-1560000259. http://books.google.com.tr/books?id=4e1aaXd0skQC&pg=PA257&lpg=PA257
  9. Dalia OFER. Linguistic Conceptualization of the Holocaust in Palestine and Israel, 1942-53. Journal of Contemporary History. Vol. 31, No. 3, 567-595 (1996). http://jch.sagepub.com/cgi/pdf_extract/31/3/567
  10. Holocaust. The Catholic Encyclopedia. http://www.newadvent.org/cathen/07396b.htm
  11. Germar RUDOLF. The Controversy about the Extermination of the Jews: An Introduction” in “Dissecting the Holocaust. The Growing Critique of 'Truth' and 'Memory'. Theses & Dissertation Press, 18 Jan 2000. ISBN-13: 978-0967985626. http://www.scribd.com/doc/4653040/Alt-Hist-Germar-Rudolf-The-Controversy-About-the-Extermination-of-the-Jews-an-Introduction
  12. Bruce HAGEN. Holocaust Revisionism in a Nutshell. http://www.zundelsite.org/basic_articles/nutshell.html
  13. Derya SAZAK. Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Yusuf Halaçoğlu: 'Ermenilerin dönüşü için kanun çıkarıldı'.Milliyet, 21.3.2005,  http://www.milliyet.com.tr/2005/03/21/siyaset/asiy.html
  14. Judgment. Case concerning the Application of the Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide (Bosnia and Herzegovina V. Serbia and Montenegro). International Court of Justice. 26.2.2007. http://www.icj-cij.org/docket/files/91/13685.pdf
  15. Baskın ORAN. Ermeniler Türkiye sivil toplumuna güvenmeli. Radikal, 9.7.2009, http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=944230&Date=9.7.2009&CategoryID=104
  16. Are "Revisionists" Holocaust-deniers? The Nizkor Project. http://www.nizkor.org/features/revision-or-denial ve http://www.nizkor.org/ftp.cgi/people/r/raven.greg/1994/raven.0494
  17. Holokost İnkarı Yargılanıyor: Çarpıtmalarla Yüzleşirken Tarihe Başvurma. Emory University Üniversitesi Yahudi Araştırmaları Tam Enstitüsü. http://www.hdot.org/tr/denial#intro-denial